Bu sayfada üyelere özel yazılar bulunuyor. üye girişi yaparak bu yazıları görüntüleyebilirsiniz.

Burayı tıklayarak üye girişi yapabilirsiniz.
Burayı tıklayarak üye olabilirsiniz.




0 Yorum - Yorum Yaz



0 Yorum - Yorum Yaz
 SON HABERLER
 
KÖYDEN HABERLER

     

DOĞUM VE VEFAT

 

Ünlüce İlkokulunu Kurtaralım
 
Fahri Hocamız Dede Oldu
Yakup kardeşimin köyümüzün okuluyla ilgili yaptığı haber ve... Devamı
 Fahri Hocamızın kızı İclal Tok DEDE ile damadı Giresun Bölgesi .. Devamı
 
 
SİTEMİZDEN HABERLER

     

KÖŞE YAZARLARI

 

Gelin Paylaşalım
 
Bizim Sitemiz
Sitemiz yeni tasarımıyla hizmetinize girmiş bulunmaktadır. ... Devamı
 Sevgili meslektaşım;            Bizler gücünü yasalardan ve halktan.. Devamı
 




Karalahana Çorbası

Malzemeler: 1 kg karalahana, 1 bardak haşlanmış kuru fasülye, 1 bardak değdirmeden çekilmiş mısır, 1 büyük baş soğan, 2 kaşık mısır unu, 4 litre et suyu (arzuya göre), 1 çorba kaşığı tereyağ, tuz, acı biber.
Yapılışı: Lahanalar ayıklanır yıkanır ve incecik doğranır.içine mısır unu kapatılarak karıştırılır. Bİr tencereye soğanlar konup kavrulur. Soğanlar pembeleşince su konur, kaynatılır. Kaynayan suya doğranmıs lahanalar konur ve pişmeye bırakılır. Biraz kaynayınca içine mısır kırması konur. Pişmeye yakın haşlanmış kuru fasülyeler konur. Pişince ateşten indirilir.


Merevcen (Merulcan) Kavurması

Malzemeler: 
1 kg. merevcen, 2 baş sogan, 1 kaşık tereyağı, 1 adet domates, maydanoz, tuz
Yapılışı:Merevcenler bol su ile yıkandıktan sonra kaynayan su ile haşlanır. Haşlandıktan sonra süzülür ve doğranır. İnce kıyılmış soğanlar iyice pembeleşinceye kadar kavrulur. İyiye sıkılmış merevcenler kavrulmuş soğana katılarak iyice karıştırılır ve tuzu ilave edilerek 2-3 dakika pişirilir. Servis tabağına alınarak üzeri maydanoz ve domates ile süslenir



Karalahana Sarması

Malzemeler: 1 kg. yağlı kıyma, 1/2 çay kaşığı kara biber ve kırmızı biber, yarım çay bardağından biraz fazla pirinç, 1 kaşık salça, 2 baş orta boy soğan, 1 adet domates, 1 diş sarımsak, 1 bağ maydonoz, yeterince tuz, 3 bağ lahana.
Yapılışı:Lahana ayıklanıp yıkandıktan sonra kaynayan suda damarları hafif ezilinceye kadar haşlanır. Süzgeçe alınıp soğutulur. İçi: Soğanlar soyulup yıkanır, incecik doğranır, pirinç seçilip yıkanır. Bütün malzeme katılıp iyice karıştırılıp sarma şeklinde lahana ile iyice sarılır. Güveçte pişirilirse daha güzel olur. Sarma işlemi bitince içine salça, yağ kızdırılıp dökülür. Tuz ve su ilave edilerek pişirilir. Sıcak servis yapılır.


Fasülye Turşusu Kavurması

Malzemeler:1 kaşık tereyağı, 2 tabak fasulye turşusu, 2 adet orta boy soğan, 1-2 kaşık sıvı yağ

Yapılışı:
Fasulye turşusu bol suda yıkanır. Tuzu çıkınca küçük parçalar halinde doğranır. Tavada eritilmiş tereyağının içine ince doğranmış soğanlar ve sıvı yağ ilave edilerek pembeleşinceye kadar karıştırılır. Daha önceden doğranan turşular katılarak karıştırılır, ateşin altı kısılarak tavanın kapağı kapatılır ve beş, on dakika pişmeye bırakılır. Sıcak olarak servis yapılır.




Galdirik Kavurması

Malzemeler:1 kg. galdirik,3 soğan, 2 kaşık tereyağ,tuz, karabiber
Yapılışı:Galdirikler temizlenir, 2 cm. genişliğinde doğranır. Bol suda haşlanır. Süzgece alınıp bekletilir. Soğanlar ince ince kıyılır. Bir tencereye soğanlar ve yağ konulup soğanlar doldurulur. Haşlanmış ve süzülmüş galdirikler, tuz ve karabiber ilave edilip 10 dakika karıştırarak kavrulur ve sıcak servis yapılır.






Taflan (Kara Yemiş)Tuzlusu Kavurması

Malzemeler:4 kase taflan, 3 adet soğan, 2 kaşık tereyağı, 1 fincan sıvı yağ, tuz.

Yapılışı:Daha önce tuzlanmış taflanın çekirdekleri çıkarıldıktan sonra suya ko­nularak tuzunun çıkması sağlanır. Tencerede yağ eritilir, ince doğ­ranmış soğanlar yağa ilave edilerek kavrulur. Taflanlar üzerine konur ve karıştırılarak kavrulur.






Isırgan Yemeği

Malzemeler:1 kg ısırgan, 5-6 diş sarımsak, 1 bardak mısır unu, yarım kilo süt, 1 çay bardağı beyaz un, nane, pazı, hosaran, yavşu
Yapılışı:Bir tencereye su konulup kaynatılır. Su kaynerken nane, ısırgan, pazı, hoşaran, yavşu iyice yıkanır. Kaynayan suyun içersine  atılır. İyice haşlanır. Haşlanan bu malzeme ısırgan kepçesiyle iyice ezilir. Ezerken içine yavaş yavaş süt konur. Mısır unu ile beyaz unda yavaş yavaş ve ezilerek konur. Muhallebi kıvamına gelinceye kadar ezmeye devam edilir. Sarımsak ve tuzu da ilave edilir. Biraz daha piştikten sonra ocaktan alınır.



Kiraz Tuzlusu Kavurması

Malzemeler:4 kase tuzlu kiraz, 3 adet soğan, 2 kaşık tereyağı, tuz.
Hazırlanışı:Kirazlar yıkanır, bütün olarak kavanoza konur. Üzerine kaim tuz serpilir. Tekrar kiraz konur tuz serpilir, bu işleme kap dolana kadar devam edilir.
Yapılışı:Kirazların çekirdekleri çıkarıldıktan sonra suya konularak tuzun çıkması sağlanır. Tencerede yağ eritilir, ince doğranmış soğanlar yağa ilave edilerek kavrulur. Kirazlar üzerine konur ve karıştırılarak kavrulur.




Hamsili Mısır Ekmeği

Malzemeler:1 kg. mısır unu, 500 gr. hamsi, 1 çay kaşığı karabiber, 1 demet maydanoz, 5-6 sap yeşil nane ve tuz.
Yapılışı:Önceden yoğrulmuş ve mayalanmış hamurun içine kılçığı çıkarılmış hamsi ve ince kıyılmış maydanoz eklenerek karıştırılır. Sac ateşte iyice kızdırılır, sonra üzeri yağlanıp unlanır, un pembe bir renk alınca hazırlanmış olan hamur birkaç parça halinde saca konur ve elle üçgen biçimi verilir. Alt yüzü kızarınca çevrilir ve ikinci yüzü de pişince servis yapılır.
Not:Sac yerine tavada da kızartılabilir.



0 Yorum - Yorum Yaz

Halil KODALAK (Karaman Ağa)

Kemençenin virtiözüdür. Kemençede gelmiş geçmiş en büyük, en ulaşılmaz addır. Karadere köyündendir. Babasının adı, Süleyman, annesinin adı Esma'dır. 1878-1964 yılları arasında yaşamıştır. Karaman'ın kemençede ustası Kandahor köyüden Kuyucuoğlu ile Tuzcuoğlu'dur. Çeşitli savaşlara katıldığı için Karaman (Kahraman) adıyla ünlenmiştir. İstanbul'da saraylarda çalmış, oynatmıştır. Radyo Evi'ne de girmiştir. Bölgede çalınan bir çok ezginin, oyunun yaratıcısıdır. Kendisiyle tüm düğünlere giden, her çalışta oynayan arkadaşı Hasbal Keskin için Hasbal Havası'nı yapmıştır. Düğüne gelenleri karşılama havası olarak çalınan Cezayir Havası'da Karamanın düzenlemesidir. Şırıp Şırıp Oyun Havası da bir Halil KODALAK eseridir. Horon oynanırken geçilir Şırıp Şırıp Havasına. Karaman dışında hiçbir kemençeci oyun sırasında bu havaya dönememiştir. Karadere'de ilahili bir düğün yapılacaktır. Ama düğüne pek gelen olmaz. Sonra Karaman'ı çağırırlar. Gelir, çalmaya başlar Karaman, bir büyük düğün olur. Horanın halkası genişler iyice. Karaman düğünü yansıtan bir türkü yakar: Mayıs ayı gelende Balıkçı göle daldı İmam ile bayrağı Bakın kapıda kaldı Horanın sonuna doğru bahşiş toplamaya başlar. Muhtarın verdiği bahşişi beğenmez: Baktım da göremedim Gözünün karaşını Bakın da geri verin Muhtarın parasını Cevdet Çağla'nin radyoda yönetici olduğu sıralarda Karaman da radyodadır.Sınır tanımayan, disipline girmeyen, kendi kafasına göre yaşayan bu büyük usta fazla kalmaz radyoda. Ondan, yarattıkları, yetiştirdikleri dışında ses kalmadı. Karaman ekolünde çalan kemençecilerimiz şunlardır: Hacıali Özdemir (1904-1979), Kemal Caba (1925-1956), Nazmi Özdemir (1937-2000). Sabri Özdemir (1937-1994), Sami Günay (1938), Hüseyin Özdemir (1948) Kaynak: Hayrettin GÜNAY (Araştırmacı Yazar) 

Picoğlu Osman (Osman GÖKÇE)

Picoğlu Osman'ın Soy Kütüğü
 
Picoğlu Osman’ın soy kütüğü hakkında gerek “Vukuatlı Nüfus Kaydı”ndan ve gerekse halen hayatta olan kızı Esma Hanımdan (83) aldığımız bilgilere göre; Asıl adı Osman Gökçe olan Picoğlu Osman,1901 (H.1316) yılında Görele’nin Daylı köyünde doğdu.Babasının adı Gökçeoğulları (yöresel tabirle Göcular)’dan İsmail,annesininki ise Cındıkoğulları’ndan Esma’dır. Picoğlu’nun babası İsmail,5 çocuğu olduktan sonra,eşi Esma’yı ve 5 çocuğunu bırakarak Adapazarı’na yerleşir.Orada ikinci evliliğini yapmakla beraber,çocuğu olup olmadığı konusunda bilgi edinemedik. Picoğlu Osman’la ilgili yaptığı araştırmasında çok sayıda yanlış ve çelişkiler tesbit ettiğimiz Trabzonlu öğretim görevlisi ve araştırmacı Doç.Dr.Muharrem Ulusoy’a göre Picoğlu,1905 yılında önce annesini,daha sonra da 1912 yılında babasını kaybederek,4 yaşında öksüz,11 yaşında da yetim kaldı.

Karaman Halil Ağa (Kodalak) Küçük Osman’ı Himayesi Altına Alıyor

Picoğlu’nun yetim kaldıktan sonraki çocukluğu konusunda çelişkili görüşler ileri sürülmüştür. İkinci evliliğini halasıyla yapması nedeniyle eniştesi olan,bu yüzden de ilk derslerini ondan alan Picoğlu Osman ekolünün bugünkü tek temsilcisi M.Sırrı Öztürk,Picoğlu’nun zamanın en büyük kemençe üstadı Karaman Halil Ağa (Kodalak)’ın yanında iki yıl kadar keçi çobanlığı yaptığını,bu sayede de kemençe çalmasını öğrendiğini söylemektedir. Doç.Dr.Muharrem Ulusoy da aynı görüşte olmakla beraber,çocukluğu konusunda çelişkilerle dolu mantık dışı bilgiler vermektedir.Akrabası Şadi Cındık ise Picoğlu’nun çobanlığı konusuna şiddetle karşı çıkıyor. Öyle ya da böyle,Picoğlu Osman’ın ,devrin en büyük kemençe üstadı Karaman’ın çırağı ve onun yetiştirmesi olduğu hakkındaki yaygın görüşlere itibar etmekten başka seçenek bulamadığımızı ifade ederek,konumuza devam edelim.

Niçin Picoğlu?

Bu lakabın (yanlış olarak Bicoğlu ya da Bicioğlu tabiri de kullanılmıştır.) nasıl doğduğuna ilişkin dört ayrı görüşü dikkatlerinize sunduktan sonra,kişisel yorumumu yapmak istiyorum. Dünyada olduğu gibi,ülkemizde de insanlara lakap takma alışkanlığı vardır.Bunların içinde insanları yüceltici olanlarının yanında aşağılayıcı olanları da mevcuttur. “Picoğlu” gibi bir lakap da ilk bakışta toplulumuzun değer yargılarına göre aşağılayıcı bir lakap olmakla beraber merhum,bu lakabını benimsemiştir.Öyle ki,taş plaklarında kendini ve türkülerini bizzat “Picoğlu Osman tarafından (örn.Giresun Karşılaması,Romiko Horon vs.)” şeklinde takdim etmektedir. M.Sırrı Öztürk’e göre bu lakabın nasıl doğduğuna ilişkin şöyle bir rivayet vardır: Ustası Karaman Halil Ağa “Tuzcuoğlu Horon Havası” hariç,tüm bildiklerini çırağı Osman’a öğretmişti.Bilindiği üzere ustaların çıraklarına pek çok şeyi öğretip,en önem verdikleri bir şeyi kendilerine saklamaları geleneğimiz vardır.Ancak,çok akıllı olduğu kadar, kurnaz da olan Osman,ne yapıp edip bu havayı öğrenmeyi aklına koyar.Arkadaşlarıyla yaptığı bir plan gereğince,Karaman’ın geçeceği saat hesaplanarak bir köprünün altına saklanır.Osman’ın saklandığı yerin olduğu kısma kadar gelen Karaman’a Osman’ın arkadaşları, “ağa be” derler:
-Hele şu Duzcuoğlu gaydasını bi çal da dinleyelim!
Koca usta gençlerin hatırını kıracak değil ya,asılır kemençenin yayına,öyle bir resital sunar ki,demeyin gitsin!
Osman mı?... Ustasının ruhu bile duymadan,notası notasına çoktan gaydayı kapmış,kafasının bir köşesine yerleştirmiştir bile.Birgün Şalaklı’da bir düğünde ustasının yanında bu gaydayı çalınca,kızılca kıyamet kopar.Kan beynine sıçrayan Halil Ağa belindeki tabancayı çektiği gibi,
-Ula ben saa her gaydıyı öğretmedim mi?Bunu da mı çalacaktın,piç oğlu piç! Diye küfürü basar.
Tabancanın tutukluk yapmasıyla birlikte Osman postu kurtarır kurtarmasına da, “Picoğlu” lakabı da bu olaydan sonra bir yafta gibi boynuna asılır.Olayın etkisiyle orada hemen şu dörtlüğü söylediği rivayet edilir:
“Kemençemin beline
Sene yazarım sene.
Şalaklı’nın içinde,
Picoğlu garip gene”
Bu görüşe şiddetle karşı çıkan Şadi Cındık, “Piç” lakabı üzerine,Mehmet Kübüç (1914)’ün Göcu (Gökçeoğlu) Nuh’dan naklettiği şöyle bir olay anlatıyor: “PİCO,Daylı köyünü kuran dört büyük sülaleden biri olup,Göcular’dan gelir.Onun adı PİÇ’dir,kendisi değil.Çakır Ali’nin torunudur.Çakır Ali Dim Ali’nin kardeşidir.Ya Çakır Ali veya Dim Ali bir iki yaş büyüktür diğerinden. Çakır Ali ağır bir delikanlıdır.Kardeşi Dim Ali biraz daha hareketli,deli dolu afacandır.İkisi de,yani Çakır Ali ve Dim Ali gene akrabaları olan, (….) gızının (kadının adını hatırlayamadık.) gelinlik iki kızını severler.Yani gızlar da kardeş oğlanlar da… O zamanlar köy fakir,hasat az,iki düğünü birden yapma gücüne sahip değildiler aile.Büyükler karar verirler;önce Dim Ali ve sonra da Çakır Ali’ye düğün yapılacaktır.
Çakır Ali bu işe razı olmaz ama anne ve babasına da karşı duramaz…Düğünün Dim Ali’den sonraya kalması Çakır Ali ve nişanlısını etkiler ve iki genci daha çok iter birbirine. Çakır Ali,bu daha fazla olan,daha gönülden olan birlikteliği iyi kullanamaz ve nişanlısı ile düğünden evvel bir kazaya kalır.Büyükler bu işi ancak dört ay sonra fark edebilirler.Çakır Ali’yi düğünsüz müğünsüz baş göz ederler…Beş ay sonra nur topu gibi bir oğlan olur.İsmini İsmail koyarlar.Gün geçer,ay geçer İsmail gelişir gürbüz bir tosun olur.Yolda izde onu gören gelinler,anaç kadınlar okşar sever başını kaşırlar: ‘Hadi yedi aylığını görmüştük amma beş aylığını da ne görmüş ne de duymuştuk.Sen nereden çıktın seni gidi PİÇ seni’ derler…Böylece İsmail’in,Osman’ın babasının adı PİÇ olur…Osman’a da bunun için PİCOĞLU denir.
Zannederim bizim PİCOĞLU Osman’ın BİCOĞLU olmadığına biraz olsun ışık tutabildik. İlgililere saygılarımla. 13 Nisan 1997/Frankfurt, Şadi CINDIK” Bir başka tesbit de öğretmen Emin Önder’den.Önder,Karadeniz Postası gazetesindeki (12 Temmuz 2005) köşesinde “Kemençecilerin Lideri Biçoğlu Osman Gökçe” başlıklı yazısında şunları yazıyor: “…Çocukken iyi kaval çalar,iyi türkü söyler,iyi yüzer,iyi horon oynar,iyi fıkra anlatırdı.Bu yeteneklerinden ötürü arkadaşları onu kıskanır ve muziplik olsun diye ona sen ne biçin (aslı “piçin” olacak)birisin diye onunla şakalaşırlardı.Bugün bile çevremizde yaramaz,haylaz çocuklara biçin (piçin) birisi denmektedir.İşte anlatmak istediğim Biçoğlu (Piçoğlu) lakabı arkadaşlarının latifesinden kalmıştır.Haddizatında babası köyümüzün soylu tanınmış bir ailesine mensuptur.” Ünlü halbilimci ve derlemeci Sadi Yaver Ataman ise olaya tamamen farklı bir bakış açısıyla yaklaşarak, “Bicoğlu,Bicioğlu” gibi zorlama sıfatlar kullanıyor.Zorlama diyoruz çünkü, “Ataman’ın Giresun Anıları” başlıklı yazısında Hayrettin Günay,Türk Folklor Araştırmaları Dergisi’nin Ekim 1965’deki sayısında yayınlanan Sadi Yaver Ataman’ın “Giresun’a ait iki türkü ve anılar” başlıklı yazısından bahisle bu konuda şunları anlatıyor:
“…İki sayfa yazının ön yüzünde ‘Çatak Altında’nın,arka yüzünde ‘Yar Yar Horanı’nın notası var.Dip notta da Picoğlu Osman’la ilgili bilgi-yorum: ‘Bicoğlu’sözcüğünü savunma.Ünlü kemençecimizle ilgili değerli araştırmacının belge niteliğindeki yanlışı…
Belge niteliğindeki bu yanlışı Sadi Yaver Ataman makalesinin dip notunda yapmış.
Dip notu şöyle yazının:
‘(I) Bicoğlu Osman,Karadeniz kemençesinin usta sanatçılarından biri idi,hatta,gelmiş geçmiş kemençecilerin en ustasıdır,diyenler de vardır.Halk ona,Picoğlu diyor,aslında Bicoğlu-Bicioğlu olması gerekir.Daha evvel yine gazetemizde,Altaylı Türkler’in oyun havalarına “Bi” dediklerini, “Bico”nun da oyuncu anlamına geldiğini kaydetmiştik,halen Safranbolu’da ‘Bicioğulları’ diye anılan bir aile vardır.’ Altaylı Türkler’in oyun havalarına ‘Bi’,oyunculara da ‘Bico’ demeleri sözünü tartışmıyorum. Konuyla ilgili bilim adamları,Türkologları ilgilendiriyor işin o yanı… Beni ilgilendiren Görele kemençesi,kemençe dendiğinde ilk anımsanan adın,Picoğlu’nun,ünlü araştırmacı tarafından ‘Bicioğlu’na, ‘Bicoğlu’na dönüştürülmesi.
Türk halkbilimine;iç dünyamızın,toplumsal tarihimizin,sanat yaratıcılığımızın yansıması türkülerimize bu denli emeği geçen,yaşamını bu alanda tüketen Sadi Yaver Ataman’ın yanlışı; ‘PİCOĞLU’ lakabının izini ta Orta Asyalar’da sürmesi… Giresun’da,Trabzon’da alan çalışması yaptığı 1950’li yıllarda ATAMAN,Görele’ye gelse,Picoğlu’nun köyü Daylı’ya çıksa ünlü kemençecimizin bu lakabı alış nedenini öğrenirdi.” Hayrettin Günay,Ataman’ı alan araştırması sırasında sadece derleyeceği türkülerin ilgilendirdiğinden ve bu türküleri de notaladığından bahisle,Picoğlu konusunu şöyle tamamlıyor:
“Oysa 1940’lı,1950’li yıllarda PİCOĞLU lakabının gerçek öyküsünü bilenler Daylı köyünde yaşıyordu.
Bu köşede yayımlanan, ‘PİCOĞLU MU BİCOĞLU MU?’başlıklı yazıda gerçek tanıklara dayalı bir araştırmadan (Şadi Cındık’ın yukarıda bahsi geçen araştırmasından) alıntı yaparak ‘Picoğlu’ lakabının öyküsünü yazdığım için yinelemiyorum o yazıda anlatılanları. Yayımlama aşamasına gelen ‘KEMENÇEMİN ÜSTÜNE’ adlı çalışmada konu ayrıntılı olarak aktarılmıştır.”
“Picoğlu” lakabı üzerine dört ayrı görüşe yer verdik. Hayrettin Günay’ın da ifade ettiği gibi,Sadi Yaver Ataman’ın “Bicoğlu” ya da “Bicioğlu”şeklinde yaptığı yakıştırmanın uzaktan yakından gerçekle alakası yoktur. Biraz da “Piç” sözcüğünün anlamı üzerinde duralım.
“Piç” kelimesi Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türki (Türkçe Temel Sözlük)’sinde şöyle tanımlanıyor: “1.Meşru olmayan ilişkiden doğan, ‘nikahsız anne ve babadan’ doğan çocuk. 2.Her şeyin ufağı,tamam olmayanı,eksik kalmış olanı,aslına ve nesline benzemeyeni. 3.Ağacın kökünden biten sürgün. 4.Ahlaksız,arsız (çocuk,insan)”. Merhuma takılan “Picoğlu” lakabı,yazımızda da bahsettiğimiz gibi,Karaman’ın ‘ahlaksız,arsız çocuk’ anlamına öfkeyle ona “Piç oğlu piç!” diye bağırmasından kaynaklanabileceği gibi,Şadi Cındık’ın da değindiği gibi,babası İsmail’in vaktinden önce doğması nedeniyle,komşu kadınların onu “…seni gidi PİÇ seni” diye sevmelerinden kaynaklanabileceği de akla en yatkın görüş diye düşünüyorum. İnsanlara;davranışları,fizik yapıları veya her hangi bir olay nedeniyle lakap takılması dünyada yaygın olarak görülen bir durumdur.Bizde “Yiğit lakabı ile anılır” diye bir deyim olduğunu hepimiz biliyoruz. “Picoğlu” lakabı da anlaşıldığına göre Merhum tarafından benimsenmiş,kabul görmüştür.Nitekim, “Taş Plak” diye tabir ettiğimiz plakların üzerine “Piç Oğlu Osman” şeklinde yazılmasına müsaade ettiği gibi,türkülerine de “Picoğlu Osman tarafından (örn.Giresun Karşılaması)” gibi takdim cümleleriyle başlamaktadır.
Sadi Yaver Ataman’ın,müstehcenlik kokan bu kelimenin izahının güç olacağı endişesiyle,zorlama bir yaklaşımla,bir incelik olarak “Bicoğlu veya Bicioğlu”lakabını uygun gördüğü kanaatindeyiz.

Atatürk'ün Huzurunda Kemençe Çaldı

Picoğlu Osman vatani görevini yapmak üzere 1921 yılında Trabzon’da silah altına alınır.Muharrem Ulusoy,Picoğlu’nun,çok arzu etmesine rağmen,bacağındaki bir sakatlık yüzünden Kurtuluş Savaşı için cepheye gönderilmediğini,bu süre içersinde şanslı günleri de olduğunu,bunlardan birinin okuma-yazma öğrenmesi,diğerinin de Atatürk’e kemençe çalması olduğunu vurgulayarak,bu konuda şunları yazıyor:
“Yıl 1924.Atatürk’ün Trabzon’u ilk ziyaretleri…Belediye Başkanı Ahmet Faik Barutçu,Atatürk’ün Türk Sanat Müziği’ne olan aşırı sevgisini bildiğinden,amatör de olsa küçük bir grubu karşısına çıkarır.Fakat Atatürk bu grubun icrasını pek beğenmez.Başkana dönerek, ‘Trabzon’da başka sanatçıların olup olmadığını’ sorar. Ahmet Faik Barutçu bunun üzerine hemen kışlasından Bicoğlu Osman’ı istetir.Atatürk Bicoğlu’nun yöreye has icrasını alkışlayarak dinler.Akabinde yine başkana dönerek şaka ile karışık tembihler: Bu delikanlıyı iyi saklayın,büyük bir sanat dehası…”
Emin Önder de,bahsi geçen makalesinde yukarıdakine benzer ifadelerde bulunuyor. Picoğlu Osman’ın Trabzon’da kaldığı süre içersinde Halk Musıkimize kazandırdığı en ünlü türkülerinden biri de,bir suikaste uğrayan Trabzon İskele Kahyası Yahya Ağa (Karaosmanoğlu) için yaktığı “Trabzon Kahya Havası (ağıt)”dır.Daha sonraki bölümlerde öyküsüyle birlikte bu türküye yer verilecektir. 

İki Defa Evlendi
 
Picoğlu,ilk evliliğini İdrisgillerden İsmail’in kızı Hava hanımla yaptı.Bu evlilikten beş çocuğu olmuştur.Eşi Hava hanımın 1932 yılında henüz 33 yaşında iken tüberkülozdan hayata gözlerini yumması üzerine,ikinci evliliğini dede tarafından akrabası olan Gülsüm hanımla (günümüzün ünlü kemençe üstadı M.Sırrı Öztürk’ün halasıdır) yapmış olup,ondan çocuğu olmamıştır.Çocuklarından sadece kızı Esma hanım (83) hayatta olup,İstanbul’da ikamet etmektedir.


Yaylaları Kemençe Sesleriyle İnletti
 
Picoğlu sadece düğün-derneklerin değil,yayla şenliklerinin de aranan kemençecisi idi.Denilebilir ki,yayla zamanları Sisdağı,Kadırga,Tamzara…gibi yaylalar asla onsuz düşünülemezdi.Nitekim,Türk Halk Musıkisi’ne kazandırdığı meşhur “Tamzara” türküsü de,bu vesile ile doğmuştur.İlk defa katıldığı 1929 yılındaki Tamzara şenliklerinin onun kemençesiyle start aldığı ve ölünceye kadar da her yıl istisnasız bu şenliklere katıldığı söylenmektedir.
“Ankara Radyosu Yurttan Sesler Korosu”nun kurucusu ve ilk başkanı olan ünlü halkbilimci ve derlemeci Muzaffer Sarısözen,1937 yılında Karadeniz türkülerini derlemek üzere yola çıkar ve Görele’ye de uğrar.Sarısözen,çağrılan yirmi kadar kemençeciyi dinler,ancak tatmin olmaz.Son olarak Picoğlu aranır,bulunur,huzuruna çıkarılır.Picoğlu’nu pür dikkat dinleyen Sarısözen,nihayet aradığını bulmuştur. “İşte kemençe sanatçısı bu…”diyerek takdirlerini ifade eden Sarısözen, “Siz Göreleliler ve sizin şahsınızda bütün Karadenizliler!Sizler,aranızda bir hazine ile yaşıyorsunuz! Fakat çok garip bir gerçek ki,bu hazineden bihabersiniz (habersizsiniz). Ben Anadolu’nun pek çok yerini gezdim…Ama böylesine sanat icra eden bir halk ozanına ilk kez rastlıyorum.Sizler her halde ya kültür denilen medeniyet nimetinden uzaktasınız,ya da kültür meselesine pek aldırmıyorsunuz.Her nasılsa,ben bu hazineyi bırakmayacağım.” Der ve Picoğlu’nu Ankara Radyosu’na davet eder. O yıllarda karayolunun uygun olmaması nedeniyle,deniz yoluyla önce İnebolu’ya,daha sonra buradan da at sırtında Ankara’ya kadar zahmetli bir yolculuk yapan Picoğlu,Sarısözen tarafından sevinçle karşılanır.Onu yine kendisi gibi ünlü bir derlemeci olan Sadi Yaver Ataman’la tanıştırır.Radyo’da programlara çıkan Picoğlu,bir taraftan da plak doldurur.Burada üç ay kadar kalabilen Picoğlu,ailesinin özlemine dayanamayarak ,Görele’ye geri döner. 

Öğrencisi Mehmet Sırrı Öztürk’ün Ağzından Picoğlu

Bugün “Picoğlu Ekolü”nün tek temsilcisi,kemençenin profesörü,yaşayan efsanesi M.Sırrı Öztürk,eniştesi ve hocası hakkında şunları söylüyor:
“Picoğlu Osman,orta boylu,etine dolgun ve tombul yüzlüydü.Çok içki içerdi.İçkilerden rakıyı çok severdi.İçki bulamadığı zamanlar acı soğan ve acı biberle nefsini körletirdi.Bol biberli karalahana kaynatmasına bayılırdı.Şaka yapmaktan çok hoşlanırdı.”
Öztürk,aralarında geçen bir anısını da anlatıyor:
“Çok ufaktım.Yanı sıra düğünlere giderdim.Fakirlik (1945-46) yılları…Tahtadan bir bavul yaptırmıştı.Ekmeğini,çökeliğini,soğanını,rakısını ve kemençesini özenle yerleştirdiği bavulunu sırtına yükler ve gideceği yere öyle giderdi.O zamanlar Çömlekçi deresinde beton köprü yoktu.Dal köprü vardı.Karaburun’a düğüne gidiyorduk.Köprüden geçerken,her zaman yaptığı gibi beni omzuna aldı.Tabi,sırtında da koca tahta bavul…Köprünün ortasına geldiğimizde,şöyle bir durdu,birkaç saniye soluklandıktan sonra bana dönerek; ‘Ula torun,eyi bir hamal buldun’ dedi.” Picoğlu Osman,kemençede olduğu kadar,atma türküde de ustaydı.Her duruma,her şekle göre rahatça türkü yakardı.Bu sayede en zor durumlardan paçayı kolayca sıyırmasını bilirdi,tıpkı şu olayda olduğu gibi: Bir gün Tirebolu’da Hıdıroğulları’nın düğününe davetlidir.Her ne sebeptense,düğün sahipleri kendisini dövmeye kalkışır.Soğukkanlılığını muhafaza ederek ve düğüne misafir gelmiş Orduluoğulları’ndan bir arkadaşını kastederek;
“Ocaktaki tencerem,
Kurudadır kuruda.
Hıdırlı beni döverse,
Var Ordulu burada.” der.
Yine bir gün Tirebolu’nun Ede köyünde bir düğündedir.Düğünün en coşkulu olduğu geç saatlere doğru jandarmalar gelir,muhtardan ve düğün sahibinden artık dağılmalarını isterler.Picoğlu Osman hariç herkeste bir korku,bir telaş… “İşi bana bırakın,gerisine karışmayın” der.Kıvrak bir hava çalarak,horon oynayanların arasına dalar.Bir taraftan çalıp,dönerken,diğer yandan başlar türküsünü atmaya:
“Yüksek dağın başında
Dil veriyor serçeler.
Ne has horon tepiyor,
Yaşasın Edeliler!

Yüksek dağın başında,
Eğil fidanım eğil.
Uşak horonu bozman,
Candarma bişi değil!”

Tabi espri dolu bu türkü karşısında yumuşayan jandarmalar düğünü dağıtmaya kıyamazlar ve geri dönerler.
Yine M.Sırrı Öztürk’e dönelim ve O’nu dinleyelim:
“Onun yaptığı düğünler çok kalabalık olur,adeta ‘Cumhuriyet Bayramı’ havasına bürünürdü.Yakın köylerde o tarihlere denk gelen düğünler olursa,hemen tehir ettirip,O’nun yönettiği düğünlere gelirlerdi.Onsuz hiçbir düğün-dernek düşünülemezdi.Vakfıkebir,Beşikdüzü,Tonya…gibi uzak yerlerden de düğüne çağrılırdı.Eğer o sıralarda kendi köylülerinin de düğünü varsa,tehir ettirir,tabir yerindeyse kaçanı kovalamak babından,uzak yerleri aradan çıkarmaya bakardı.Bu teklifi seve seve kabul edilir,ancak köylülerinden de para almaz,bahşişlerle yetinmeye çalışırdı.Bu bahşişlerden bir miktarını da bana verir,adeta beni kemençeye teşvik ederdi.Tabi dünyalar da benim olurdu.Bugün bir yerlere gelebilmişsem,Picoğlu’na çok şey borçluyum.Allah rahmet eylesin!”
Adeta alamet-i farikası olan kasketini mecbur kalmadıkça başından hiç çıkarmazdı.Espiye’de bir düğünde çıkan bir kavga esnasında başındaki kasketten olur.Düğün dönüşü yolda başındaki kasketi göremeyenler,akibetini sorarlar.O da bu soruya:
“Espiye’nin üstünde,
Bulutlar dönüyordu.
Siz şapka soruyonuz,
El beni vuruyordu!” diye karşılık verir.

Atma türküde de usta olan Picoğlu,misafir karşılarken;
“Nevaller olsun bana,
Yaşım geliyu yaşım.
Hoş geldin,sefa geldin,
Hey gidi arkadaşım!

Safa geldiniz beyler,
Düğün-derneğimize.
İçelim,eğlenelim,
Bakalım keyfimize!

Uzak yerden geldiniz,
Bunca yolu teptiniz.
Lakin teşrifinizle,
Bizi dilşad ettiniz.

Buyurun baş köşeye,
El atalım şişeye.
Kafaları çektikçe,
Boş verelim her şeye!

İçelim,eğlenelim,
Coşalım söyleyelim.
Gelin ve damat beye,
Saadetler dileyelim.”

Bahşiş için;

“Kemençemin beline,
Kuradayım kurada.
Bahşişimi verecek,
Hasan dayım burada” şeklinde türkü atardı.

Bir düğüne davetli olarak gelen bir kaymakama da;

“Güneş açtı geliyor,
Bulutun arasından.
Bahşişimi verecek,
Devletin parasından!” şeklinde,espriyle karışık türkü atar.
Merhumun atma türküde ustalığına birkaç örnek de,değerli dostum öğretmen İbrahim Melikoğlu’nun gönderdiği anılardan…
Şöyle anılardan ilki: “Dedem 1923 doğumlu Yusuf Melikoğlu anlatmıştı.Akrabalarımızdan Görele eşrafından amcam Şakir Melikoğlu’nun düğününde;

“İki defa evlendi,
Şu Melikoğlu Şakir.
Keyfini de biliyu,
Ne kafirdir ne kafir!” diye şaka yollu bir türkü atınca,her zaman olduğu gibi ortalığa bir neşe saçıldı.”
İbrahim Melikoğlu,Güce’nin Boncukçukur köyünde öğretmenlik yaptığı yıllarda (1992),o sıralarda 85 yaşında olan Kelle Emin lakaplı yaşlı bir köy sakininden dinlediği bir başka anısını anlatıyor.Melikoğlu’na göre,Kelle Emin amca,köylerindeki bir düğünde Picoğlu’nun;
-“Allah’tan korkmasam,kemençeme Kur’an okuturdum.” Dediğini,böylece kemençede ne denli iddialı olduğunu gösterdiğini ifade ediyor.
M.Sırrı Öztürk’e göre çok da yakışıklı idi.Kılık-kıyafetine özen gösterirdi.Her Karadeniz delikanlısı gibi bıçkın ve çapkındı da.
Daha sonra,Kelle Emin’den aldığı,aynı düğünde geçen biraz çapkınlık kokan bir başka anıyı naklediyor bize Melikoğlu:
“Ermeni’nin gelini,
Üğrü fistanı üğrü.
Yetişemiyum sağa,
Yolları yavaş yürü” diye bir türkü atar.
Melikoğlu’nun son anısı da,Giresun merkeze bağlı Çandır köyünde yöresel halk türkülerini araştırırken,Alacadayı lakaplı yaşlı bir köy sakininden.Alacadayı’ya göre;
“Merhum Picoğlu,köye düğüne gelmiş.Çandır köyü eski bir yerleşim birimi olduğu için okulda çalışan bir bayan öğretmen Picoğlu’nun kıvrak bir şekilde çaldığı kemençeyi ve türküleri büyük bir ilgi ile dinler.Büyülenmişçesine bakakalır.Bunu sezen Picoğlu,hemen dörtlüğü yapıştırır:
“Derenin kenarında,
Yuvarladım taşları.
Alış veriş ediyu,
Şu bayanın kaşları.”
Gönül almasına bir örneği de Ayhan Yüksel’den aktaralım:
“Bir gün Tirebolu Ortacami köyünden bir düğünden dönerken,birlikte Halkova’ya kadar geldikleri gruptaki kızlara şu türküyü atar:
‘Ağacın tepesinde,
Dil veriyor serçeler.
Biriniz benim olsun,
Hey gidi güzelceler!”
Kafilede bulunan “uslu”nun, “Oldu mu Osman Efendi,bunlar senin kardeşin” sözü üzerine de,şunları söyler:
‘Ey portakal portakal,
Kabuğundan acısın.
Darılmayın sözüme,
Dünya ahret bacımsın.’”
***
Şaka yapmasını çok severdi.Çarpık bir duruma veya muameleye maruz kaldığında,yarı şaka yarı ciddi küfürle karışık cevabı anında yapıştırırdı.
Yine M.Sırrı Öztürk’ü dinleyelim:
“Bir gün Tirebolu ağalarından birinin düğününe gitmiştik.Yan yana dizilmiş masaların etrafında 60 kadar davetli var.Tam bir ağa sofrası.Ne ararsanız var,kuş sütü hariç.Picoğlu elinde kemençesi yine her zamanki gibi döktürmekte. Yanında oturmakta olan bir arkadaşı da rakı kadehini ve peşinden de çatalına daldırdığı bir karalahana sarmasını Picoğlu’nun ağzına tıkmaktadır.Eli kemençesi ile meşgul olan Picoğlu’na güya yardımcı olmaktadır.Bir kadeh rakı,bir çatal dolma…Bu hareket üç defa tekrarlanınca,Picoğlu’nun kemençeyi bırakmasıyla, arkadaşının elini yakalaması bir olur ve basar kütfürü: ‘Ula….goduğumun oğlu,senin habu çatalın ucu heç köfteynen,tavuğa batmaz mı?’
Arkadaşı bir anda neye uğradığını şaşırırken,gök gürlemesini andıran bir kahkaha tufanı ortalığı kasıp kavurur.” “Yemek” üzerine bir başka anıyla devam edelim.Anı,Eynesil’in Ören beldesinden Hasan Usta’dan naklen sevgili kardeşim Harun Yöndem’den. “Muhtemeldir ki,O da,oralarda duymuştur” diyor ve anlatıyor,sevgili Harun:
“Picoğlu bir düğüne gitmiş.Vakit,öğleyi biraz geçmekte.Oradakiler yemeğin sonunu getirmiş olsalar gerek ki,herkese birer,ikişer hamsi dağıtırlar.Picoğlu da bunlardan bir iki tane yer.Karnı açtır ama idare eder diye düşünür,çalıp söylemeye devam eder.Derken ikindi olur,yatsı olur,başka bir yiyecek gelmez.Saatlerdir çalıp söyleyen Picoğlu’na kimse bir şey sormaz.Oysa o artık dayanabilecek durumda değildir,başı düşmektedir.Hayal-meyal düğün sahibini görünce,sarılır kemençesine,başlar söylemeye:
‘Yediğim hamsi bürük,(*)
O da az pişmiş idi.
Çiğ,miğ diye yemesem,
Anam (öpülmüş) idi!’
(*)Hamsi bürük:Unlanarak saçta veya közde hafifçe pişirilen hamsi.

Bir başka anı:
Düğün için gittiği bir evde gece yatısına kalır.Ev sahibi kadın altına ottan bir yatak serer,yastık niyetine de bir bağ sap verir. “Eğer alçak gelirse,bir bağ daha vereyim mi?”deyince, “sağol bacım” der:
-“Ben bunu sabaha kadar anca yerim!”

Picoğlu Osman, çocukları çok severdi. Onların her türlü haylazlığını hoşgörüyle karşılar, hemen bir türküyle nazikçe ikaz ederdi.
Hastalığının arttığı bir gün evinin bahçesinde bir dut ağacına sırtını dayamış, dinlenmeye çalışıyormuş. Küçük çocuklar tarafından da rahatsız ediliyormuş. Onları başından savmak için:
“Kemençemin beline,
Kuşak sararım kuşak.
Cennet gölü başında,
Balık çoğumuş uşak!” diye bir türkü atınca, haylazlar “Cennet Gölü” başında avlayacakları bol balığın hayaliyle bir anda toz olmuşlar.
***

Yolun Sonu Görünüyor

Son olarak Kayaköprü köyünden polis memuru Niyazi’nin düğününü yapan Picoğlu Osman’ın rahatsızlığı iyice artmaya başlar. Vakfıkebir’e doktora gider. Doktor, “Seni iyi edeceğim” der. Tabi, inanmaz. İçinde bulunduğu durumun vahametini çok iyi bilmektedir çünkü, hastalığının adı “Siroz” (kimilerine göre de zatürree veya tüberküloz)’dur. Doktora boşu boşuna para kaptırmaya da hiç niyeti yoktur. Buna rağmen, sınamak için doktora sorar: “Yüzbinlira (o gün için bir servet) verirsem, beni eski Osman yapar mısın?” Tabi doktor bir cevap veremez.
Daha sonra, hastalığına çare bulabilmek için iki defa daha İstanbul’a gidip gelir. Bu arada, şu türküyü attığı rivayet edilir:
“Soğuk soğuk sulardan
İçtim ufağım içtim
Ağladı da dedi ki;
Bu dünya bizden geçti”
Fındık dallarının yeşillere büründüğü, renk cümbüşü içersindeki kır çiçeklerinin görsel bir ziyafet sunduğu, kuş cıvıltılarının senfoniye dönüştüğü, çisil çisil mevsim yağmurlarının topraktan bereket fışkırtmaya hazırlandığı ilkbaharın son günleridir. Yaz mevsimine merhaba demeye çok az bir zaman kalmıştır. Hastalığı iyice ağırlaşan Picoğlu için tüm bu güzellikler hiçbir şey ifade etmemektedir, artık.
Tedavi olmak için tekrar İstanbul’a gitmek ister. Trabzon’dan gelecek olan “Karadeniz” yolcu gemisi (o yıllarda kara yolu yeterli olmadığı için, deniz yolu tercih edilirdi) beklenmeye başlanır. Denizde de müthiş fırtına vardır. Geminin Görele’ye inmesi imkansız gibi bir şey. Ancak yetkililer nezdinde yapılan girişimler sonuç verir, geminin Görele’ye uğraması sağlanır.Yıl 1946, aylardan Mayısın sonları… (Merhumun hayattaki tek kızı Esma hanım ise, babasının ablası Nedime ile birlikte Görele açıklarında Vona (Perşembe)’den gelen gemiye bindiklerini söylüyor.) Picoğlu’nun namını duyan ve O’na büyük hayranlık duyguları besleyen geminin süvarisi Deli Bahtiyar “salon iskelesi”ni indirerek Picoğlu’nu birinci mevkie çıkarır, başka yolcu da almaz. Gemi İstanbul’a gitmek üzere yola çıkmıştır, artık. Ancak bu yol, Picoğlu için dönüşü olmayan bir yoldur. Tıpkı, şairin (Y. Kemal) “Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç/Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç” dediği gibi, “Azrail” O’nun rotasını ebedi alemin dönüşü olmayan yoluna çoktan ayarlamıştır bile.
***
Ve.. Kaçınılmaz Son

Gemi Amasra-Zonguldak arasında seyrederken, son olarak şu dörtlüğü söyler ve çok geçmeden de son nefesini verir (31.5.1946):
“Kestim parmacuğumu,
Kanım akıyor kanım.
Zonguldağın üstünde,
Canım çıkıyor canım”
M. Sırrı Öztürk’ün verdiği bilgiye göre, geminin “seren direği”ne, gemide cenaze olduğunu ifade eden “Sahil Sıhhiye Flaması” çekilir. Gemi Zonguldak’a gelince, bayrağı gören Sahil Sıhhiye ilgilileri yasa gereği cenazeyi almak üzere gemiye girmek isterler. Süvari Deli Bahtiyar, “Ben kanun manun tanımam. Burada kanun benim. Vermiyorum cenazeyi” diye top gürlemesini andıran öfkeli bir ses tonuyla kükrer ve cenazeyi vermeden yoluna devam eder
Picoğlu’nun kızı Esma hanım da şu şekilde anlatıyor olayı:
“Babam yolda ölünce, gemiyi limana yanaştırıp, cenazeyi indirmek isterler. Kaptan, ölenin Picoğlu olduğunu öğrenince, gemiye karantina bayrağı asar ve cenazeyi İstanbul’a getirir”.
Sirkeci limanında (o yıllarda şehirlerarası yolcu gemileri, bugünkü Eminönü iskelelerinin bulunduğu yere baştan kara demir atar, sandalla kıyıya çıkılırdı) cenaze mahşeri bir kalabalık tarafından karşılanır. Buradan Kulaksız’a götürülerek, 4 Haziran 1946’da yani ölümünden 5 gün sonra bugünkü ebedi istirahatgahına tevdi edilir. Yine kızının verdiği bilgiye göre, parmağındaki yüzüğü çıkarıp satarlar, bu parayla da mezarını yaptırırlar.
Picoğlu Osman’la ilgili ilk araştırmalara başladığım 1991 Ekiminde, M. Sırrı Öztürk’le birlikte mezarını ziyarete gittiğimde, gördüğüm manzara karşısında utanmış, mezarın perişan halini Giresun Dergisi’nde yayınlanan araştırmamda dile getirmiştim. Kırılıp, dökülmüş mezar taşları mı dersiniz, imlası yanlış kitabe mi dersiniz, ne ararsanız vardı, harabe halindeki kabrinde. Örneğin, mezar taşındaki şu imlaya bakınız lütfen: “GORELİ DIYILIKÖY İSMAİL OĞLU OSMAN GUHCE” İllaki bu cümleler yazılacaksa, doğrusu şu şekilde olmalıydı: “Görele Daylı Köyünden İsmail Oğlu Osman Gökçe” Dergide yayımlanan yazımıza “Bayrampaşa Giresunlular Derneği”nden ses geldi. 1976, 2005 (panelli) ve 2006 yıllarında üç defa anma toplantısı düzenlediler. Ayrıca 2005 yılında (Derneğin ve dernek üyeleri Bilal Aydın, İsa Kara, Ahmet Güler, İbrahim Sezer, Ömer Feridunoğlu’nun maddi katkılarıyla) mezarını yaptırdılar. 


 

Baki Kalan Bu Kubbede Hoş Bir Sada” Bıraktı

Tirebolu Ortacami köyünden Enver Tepe’nin bir anısıyla yazımızı noktalayalım:
“Birgün Tirebolu eşrafından Ahmet Karakaya’nın düğününe gelmişti. Bu sırada bir mazı yapımı için bir dut ağacının yerinden sökülüp, bir başka yere dikilmesine karar verilmişti. Olaya şahit olan Picoğlu, “Ula uşak” der:
-Habu dutu yerken dersiniz ki, bir gün burada rahmetli Picoğlu da vardı!”
O dut ağacı şimdi yerinde duruyor mu bilmiyorum amma, şurası bir gerçek ki; kemençeler çalınıp, horonlar tepildikçe, karşılamalar oynandıkça, taş plakları dinlendikçe rahmetli Picoğlu Osman’ın “Baki kalan bu kubbede bıraktığı hoş sada” gönüllerde yankılanmaya devam edecektir. Ruhu şad olsun! 



0 Yorum - Yorum Yaz

Kemençe sözcüğü; Farsça "keman" sözcüğü ile Türkçe "-çe" ekinin birleşmesiyle olmuştur. Sözcüğün kaynağı konusunda şöyle bir yorum da yapılmaktadır. Yerel söyleyiş ve Türk diyaleklerine göre kimi yerlerde "ıklığı" adıyla anılırken, kimi yerlerde çıkardığı sesin sivrisinek sesi gibi tiz olması nedeniyle, çeşitli diyeliklerde sivrisinek anlamında kullanılan "kemençe: küminçe- "kimin-çe" ve "çibin-çe" denmiştir. Divan'da sivrisinek anlamında "küminçe" geçmektedir.Kemençe XV. yüzyıl sonlarına doğru kullanılır olmuştur. Asya Türkçesinde dün olduğu gibi bugün de kemençe sözcüğü kullanılmaz. Iklığı ve gıcak sözcüğü kullanılır. Araplar da en eski tip Asya yaylı sazını Farsça "kemençe" adıyla İran'dan almışlardır. Gagavuzlar, kemana "kemençe" derlerdi. Asya'da birçok yerde kullanılankemençelerin ortak özelliği, hayvan kabuklarından, sukabağından, hindistan cevizinden, oyularak ağaçtan yapılan küçük bir ses kutusau, uzunca bir sapı bulunmasıdır. Çoğunun göğsü deriden, telleri bağırdak ya da at kılındandır. günümüzde Asya'da ki Türkler kemençelere metal tel de takmaktadırlar. Avrupa'nın ortaçağ yaylı sazlarını XVII. yüzyıl sonlarında önce Anadolu, Anadolu'dan da Mısırlılar tanıdılar. Biz "kemençe" dedik; Araplar ise "Kemençe-i Rumi" demişlerdir. "Roma kemençesi" ya da "Balkan kemanı" anlamında kullanmışlardır. Türkiye'de üç çeşit kemençe vardır. Birinci çeşit XIX. yüzyılda lavta (Almanca-Arapça bir kelimedir, mızrapla çalınan, gövdesi udtan küçük bir çalgıya denir), köçekçe (çoğu karcığar ya da ağırlama makamında, kıvrak, şen oyun havası) takımlarının başlıca çalgısı olan klasik kemençe. Bu saz büyük bir virtüöz olan Tanburi Cemil Bey'in elinde ince saza girdi. Günümüzdeki klasik Türk müziği topluluklarının vazgeçilmez üç çalgısından (ney, tanbur) biri oldu. Hüseyin Saadettin Arel'de soprano (üst ses) alto, tenor, bariton ve bas kemençeler yaptırarak, Türk müziğinde batı müziğindeki keman ailesinin yerini tutacak bir kemençe ailesi yaratmak istemiş, ama bu tasarısını gerçekleştirememişti. Klasik kemençenin gövdesi yarım armuda benzediği içn bu çalgıya "armudi kemençe" de denilmektedir. Üç tellidir klasik kemençe. Arel'in kemençesi dört telliydi. Çoğunda eskiden olduğu gibi bağırsaktan yapılma teller kullanılır. Teknesinin altındaki kuyruk takozu sol dize, 12-15 cm. uzunluktaki burgularıysa göğse dayanarak, telleri parmak uçlarıyla basmak yerine tırnaklarla yandan hafifçe itilerek çalınır. Akordu yegah-rastneva (la-re-la) biçiminde düzenlenir. Ses alanı çalanın ustalığına bağlı olarak iki buçuk oktavı geçebilir. Beşli aralıklarla akort edilir. Önce bir dörtlü olmaması teknik olanakları azaltır. Bu yüzden dört telli denemeler yapılmıştır. Klasik kemençe rebapla yakın akrabadır. Çalgının üst bölümü düz, alt bölümü şişiktir. Gövde ve göğüs olarak iki bölümdür. Gövdenin en iyisi karadut ağacından yapılır. Peleseni, ceviz, limon gibi ağaçlardan da yapılabilir. Göğüs (kapak) servi ağacından yapılırsa yumuşak, müzikal; çamdan yapılırsa gür ve tok bir ses verir. Kulak denilen burguları üç tanedir. Fildişi abanoz ya da benzeri sert ağaçlardan yapılır. Burgu 15 cm.'dir. Kapakta karşılıklı 4 cm. uzunluğunda iki delik vardır. Delikler aracılığıyla ses dışarı çıkar. Kemençenin yayı abanoz ya da gül ağacındandır. Yay 60 cm.'dir. Kılların uzunluğu 46 cm.'dir. Çalınırken burgular göğse, geniş alt bölüm de sol diz üstüne konulur. Çalarken telden tele geçmek için, sol el ayasının hafifçe dokunması ile kemençe döndürülür, yay her zaman düz olarak çekilir. Son zamanlarda yaptırılan beş büyük kemençe ile çok sesli Türk müziği çalınmaktadır. Ünlü klasik kemençe sanatçıları şunlardır: Tanburi Cemil Bey, Sotiri, Aleko Bocanos, Paraşko Leondaridis, Ruşen Kam, Fahire Fersan, Haluk Recai, Cüneyt Orhon, Ekrem Erdoğdu. Günümüzde Yunanlıların lirası, Bulgarların gudulkası ile kuzeybatı Anadolu'da, Ortaçağda Batı Avrupa'da ve Orta Asya'da benzerleri vardır klasik kemençenin. İkinci çeşit kemençe, Güney Anadolu Türkmenlerinin çalgısı olan Türkmen kemençesidir. Ali Rıza Yalgın, Toroslarda Karatepeli Bölgesi adlı yapıtında bölge kemençesini, hem çalınırken hem de çalgı olarak resimlemiş, yayımlamış. Daha basitçe bir görüşü var bu kemençenin. Bizim Karadeniz kemençesinin daha hantalı, daha kabası gibi. Üçüncü çeşit kemençe, bizim kemençemiz. Doğu Karadeniz kemençesidir. Fransızların pochette, İngilizlerin kit adını verdiği yaylı çalgının akrabasıdır. Anadolu'ya ne zaman ve hangi yolla girdiğini belirtmek güçtür. Avrupa'ya Doğu'dan gitmiş olabilir. Ortaçağ sonları, Avrupa halk yaylı çalgıları olarak kullanılmıştır. Avrupa'da kasaba çalgıcıları kemençe benzeri çalgıları, bu aletin keskin ve yaygaracı sesinden, halk danslarına eşlik etmekte yararlanırlardı. Yüzyıllar boyunca değişikliğe uğradı sözü edilen bu kemençeler. Başlangıçta dört ya da çift telli idi. 
Görele Kemençesi, yürek biçimindeki burguluğu, kısa sapı dar ve uzun gövdesiyle dikkat çekicidir, narindir. Göğsündeki delikler kemanınkini andırır. Bir kuyrukla gövdeye bağlanan teller, eşikle dip eşiğin üstünden geçilerek akort burgularına bağlanır, sarılır. Göğüsle teknenin dibi arasına can direği denen bir ahşab çubuk sıkıştırılır. Can direği tel köprünün altında bulunur. Can direği ses özelliği kazandırır kemençeye. Can direği olmazsa yeterli ses çıkmaz. Kemençe çalınırken sol elle tutulur, sapından kavranır kemençe, havada durdurulur. Kemençeyi tutan sol el, parmakları tellere basarak istenen sesleri bulur. Sağ eldeki yay tellere sürtülür. Bir tel üstündeki melodi(ezgi, hava) çalınırken kemençenin yayı bu telin yanındaki tele de sürtülür. Kemençe dörtlü paralelle çalışır (ikili, dörtlü, altılı seslere paralel ses denir). Kemençemizin orta teli (la) ortak çalınır. Orta telle birlikte, ince tele de kalın tele de istenen sese göre birlikte basılır (Kemençede sağ tel kalın, sol tel incedir). Kemençe çalınış özelliğiyle, dörtlü paralel çalışma yönüyle doğu tekniği içinde çok sesli tek çalgıdır. Müzikte, çok seslilikte yapı farkı görülür. Doğuda koma sistem, Batıda tampere sistem vardır. 

Görele Kemençesinin özellikleri: Kemençe ardıç, erik, dut, kiraz ağacından yapılır. Kapağı ladin ağacındandır. Kapak kalınsa ince ses, kapak inceyse kalın ses verir. Kemençeyle her ezgi çalınabilir. Perdesizdir. Kulak yeteneğine, parmak yeteneğine bağlı olarak çalınır. Tekne boyu : 41 cm Tutma yeri (sap, tuşe) : 8.5 cm Baş (kafa) : 6.5 cm Geniş taban eni : 10 cm Dar taban eni : 6.5 cm Derinlik : 2.5 cm Kapak kalınlığı : 2 mm'ye yakın Kulak-Ön yüzeyin üstünde : 1.5 cm Kravat : 18.5 cm Tel alt bağlantı kuyruğu : 13 cm Tel köprüsü genişliği : 5 cm Tel köprüsü yüksekliği : 1.2 cm Yay boyu : Aşağı yukarı kemençe boyu kadar Kapak üzerinde bulunan Durumundaki cep uzunluğu : 5.5 cm İki cep arası : 3 cm Kemençenin boyu : 55 cm Kemençe yayı çet (çef), erik ağacından yapılır. Yay telleri ise at kuyruğundandır. Yay tellerine reçine (kolofon) sürüldükten sonra çalınır. Kemençe çalanlara, kemençe sanatçılarına "Kemençeci" denir Görele'de. Kemençeci, halk edebiyatımızdaki ozan tipidir. Mani, türkü yakıcısı, yerine göre de öykü anlatıcısıdır. Düğünden düğüne, köyden köye gezdiği için de kültür taşıyıcısı, haber taşıyıcısıdır. Eğlenceden, konuşmaktan zevk alan, şakacı, güleryüzlü, esprili, hazırcevap bir kişiliği vardır kemençecilerin. Sözü, söyleyişi dinlenir, toplantıların, eğlencilerin şenliklerin aranan adıdır. Kesme türkü (kemençe türküsü, mani) yaratıcısıdır. Ancak yarattığı ürünlerde aşık edebiyatımızda olduğu gibi kendi adını söylemez; bunu alçak gönüllülükle açıklamak uygun düşer belki de... Kemençeciler çocukluk döneminde dışavuran kemençeci olma tutkusu doğrultusunda bir kemençe edinerek yay sürtmeye başlarlar. Bu bir onmaz tutkudur. Dur durak, gece gündüz yoktur artık. Çevredekileri bunaltması da cabası. Bu dönemde yakınlarından şamar yiyen, kulağı çekilen, kemençesi kırılan, evden kovulan, samanlıklarda, tamlarda yatan çokdur. Dedik ya bir tutkudur bu, bir yeteneğin yansımasıdır, ne olursa olsun, sonunda ustaların çalışlarına da dikkat kesilerek bir bakmışsınız, bizim beğenmediğimiz, alaya aldığımız oğlan düğünlerde çalmaya başlamıştır, ustaların yanında. Eskiden bir inanç vardı: Bir çeşmenin yalak taşını kırarsa kemençe heveslisi, çalgıyı daha kolay, daha çabuk öğrenirdi. Kısası yeni yetmeler yalnız çevreyi rahatsız etmekle kalmaz bir çeşmenin de kırardı kolunu budağını: Bir kurşun atacağım Çeşmenin yalağına Dulanırım adamın Kırmızı yanağına Kemençeye başlayanlar ilk zamanlarda, çevredeki ustalara öykünürler. Köprünün altından sular akıp da ustalaştığındaysa Karaman gibi çalmak, Piçoğlu gibi çalmak düşlenir. Karaman gibi çalmak bir düştür, düşünce ucu bucağı yoktur, sonsuza doğru akar durur. Görele sanata yatkın insanlar yeridir. Şairler, ressamlar, kemençeciler, araştırmacılar, yazarlar yöresidir. Bir bakarsanız kemençe, bir bakarsanız saz (bağlama) duygulandırmıştır, çoşturmuştur insanımızı. Görele çalgıya, kemençeye çok düşkündür. Yörede çalgı çalmak geleneğin, kültürün bir parçasıdır. Yaşam biçimidir çalgı Görele'de; çocuk doğar, sevincini yaşama eğlencesinde kemençe vardır. Sünnet düğününde kemençe vardır. Bayramlarda, eğlencelerde, ekin kazmalarda, nişanlarda, düğünlerde, yediliklerde, asker uğurlamalarında, şenliklerde kemençe vardır. 

Yöremizden Bazı Kemençe Sanatçıları 

1- Karaman (Halil Kodalak) 
2- "Kemençenin Ordinaryüsü" Picoğlu Osman (Gökçe) 
3- Durkaya (Kemal İpşir) 
4- Mehmet Sırrı Öztürk 
5- Katip Şadi 
6- Sami Günay 
7- M. Naci Keskin 
8- Mehmet Maksutoğlu 
9-Şenel Dandin 
10-Hüseyin Çınar 
11-Hikmet Gök

 
Piçoğlu Osman (Osman GÖKÇE)'den "TAMZARANIN ÜZÜMÜ"
 
 

 KEMENÇE YAPIMI (GÖRELE BULAMADIM ELİNİZDE VARSA BEKLİYORUM)

Kaynak : Ali Bilir-Geçmişten Günümüze Tüm Yönleriyle Görele




0 Yorum - Yorum Yaz

Ünlüce İlkokulunu Kurtaralım...
 
Yakup kardeşimin köyümüzün okuluyla ilgili yaptığı haber ve fotoğraflar beni okulumuzda okuduğumuz 70' li yıllara götürdü. Okulumuz cıvıl cıvıl seslerimizle inler, okulumuza köyümüz haricinde diğer köylerden gelen öğrencilerle çabucak kaynaşır, okulumuzu, öğretmenlerimizi ve arkadaşlarımızı çok severdik. Köylerdeki göçün sillesi öncelikle okullarımıza vurdu.

Köyümüzün önemli manevi değeri olan okulumuzun şu anki haline üzülmeyeniniz var mı? Birçoğumuzun mezun olduğu, öğretmenimizin, doktorumuzun, memurumuzun yetiştiği, öğrenim gördüğü Ünlüce İlkokulunun şimdiki hali içler acısı. Taşımalı eğitime başlanması nedeniyle eğitim öğretime kapatılan okulumuzun şimdiki durumu vaktiyle bu okulda öğrenci olan herkesi hüzünlendiriyor.

Belki ilk zamanlar geri açılır zannıyla daha titiz korunmaya çalışılırken, zamanla öğrenci ve öğretmenlerden ümit kesilince okullarda ister istemez viraneleşti. Web sitemiz olarak önce muhtarımızı daha sonra da sorumluluk sahibi tüm köylülerimizi okulumuzu bu viranelikten kurtarmak için göreve çağırıyoruz. Çatısı delinmiş, camları kırılmış, sıvaları düşmüş, sınıf masaları kaybolmuş, sınıflara odun, tahta, arı kovanları yerleştirilmiş, çöplük yuvasına dönmüş hali ile okulumuza el atılmaz, onarılmazsa belki bir kaç yıl sonra yıkılıp gidecek. Zaten bu hali ile yeterince bizlerin ayıbı iken ilerdeki hali daha büyük ayıp olur. Elbirliği ile ve ne bileyim Görele Belediyesi olur, başka kamu kurumları olur alacağımız yardımlarla okulumuzun yeniden eski haline dönüştürülmesi çok zor olmazsa gerek. Diyebilirsiniz ki; Okulu tamir ettik, sonra ne olacak, nasıl değerlendirilecek? İşte bizden birkaç öneri;

-Okulumuzu köyümüzün dernek binası, misafir evi, çay ocağı, toplantı salonu olarak kullanabiliriz.

-Köyümüzde yılda ortalama 5-10 düğün oluyordur, okulun bahçesi ve sınıfları düğünlerimizde kolaylıkla kullanılabilir. Cüzi bir ücretle hem düğün sahibi düğün salonlarına fazla para vermekten kurtulur, hemde bu parayla okulun ihtiyaçları, tamir mastafı falan karşılanır.

-Yine köylülerimiz sünnet olan çocuklarının mevlitlerini, ahirete göç etmiş yakınlarının mevlitlerini okulumuzda yapabilirler.

-Fındık mevsiminde okulun bahçesi fındık kurutmak isteyip de müsait yeri olmayanlara kiralanabilir.
 
Bu öneriler bizim aklımıza ilk gelenler, sizlerinde muhakkak başka düşünceleri, önerileri olacaktır. Bir heyet oluşturulup önce mevzuat doğrultusunda okulun tamiri ve kullanılabilme durumu araştırılarak okulumuzun tamirine başlanılabilir, daha sonrada okulun hangi amaçlarla nasıl kullanılabileceği konuları değerlendirilir. Birlik ve beraberlik içinde bu işi başaracağımıza inanıyor, sizlerden desteklerinizi ve konuyla ilgili fikirlerinizi bekliyoruz.



Ünlüce İlkokulu Feryat Ediyor..
Tarih   : 26.09.2010

1945 yılında 85 öğrenci ve bir öğretmenle 1.2.ve 3. sınıflara Selahattin ÇETİN ile eğitime başlanmış okulumuz, kaderine terk edilmiş bir durumda. Okulun yapımında babalarımız, dedelerimiz, annelerimiz, nenelerimiz, derelerden tepelerden, sırtlarında büyük zahmetlerle kum çakıl kara taş taşıyarak katkıda bulunmuşlardır. Okulun yapımında her hane başına bin altıyüz metreküp taş, çakıl, kum, inşaat malzemesi taşıması düştüğünü, çok sıkıntıların çekildiğini ve her şeyin insan gücüyle yapıldığını o günleri bilenler ve okulun yapımında çalışanlar ve halen hayatta olan köylülerimiz dile getirdiler. O tarihlerde köylümüzün çoğunun köyde yaşaması,  gurbetde  pek ender insan yaşıyor olması münasebetiyle köylümüz birlik ve beraberlik içinde imece usuluyle öğretmen evi ile beraber iki sınıflı bir Ünlüce ilkokulunun yapımını tamamlamış, çevre köylerinden de talebeler gelerek (Çürükeynesil, Maksutlu) 1945 - 1997 yılları arası  okulumuzda binlerce talebe mezun olmuştur. Ben 1977 de mezun olduğum okulumu 33 sene aradan sonra ziyarete ettim ve köyün ilk okulunu harebe olarak buldum ve görünce şok oldum. Çatısı delinmiş, camları kırılmış, sıvaları düşmüş, sınıf masaları kaybolmuş, sınıflara odun, tahta, arı kovanları yerleştirilmiş, çöplük yuvasına dönmüş hali ile sanki bana ‘‘ beni bu durumdan kurtarın der gibi bir hava esiyordu.’’ Gerçekten içler acısı bir durumla karşılaştım. Kendi okuduğum günlerde sınıflarımız tertemiz, nizamlı intizamlı, sınıfta kara tahta, ortada soba, sınıflar tıklım tıklım dolu üniformamız siyah önlük, beyaz yakalık, azlığımız bazı zamanlar mısır ekmeği, huzurla öğrenim gördüğümüz zevkle patika yollardan okula gittiğim günler aklıma geldi. Okulumuz bize saray gibi geliyordu o günlerde ama şimdi bir harabe olmaya yüz tutmuş kurtarılmayi bekliyor. Bu hazin duruma sebeb, taşımalı eğitim uygulaması nedeniyle kapatılan 29 binden fazla ilköğretim okulundan bir tanesi olan Ünlüce, sekiz senelik eğitim sisteminin köy okullarına verdiği zararlardan birini yansıtmaktadır, bu durum aynı zamanda köylerin boşalamsına sebeb olmuş, devletin mali zarar etmesine de yol açmıştır. 
Haber-Fot: Yakup GÜLŞEN










2 Yorum - Yorum Yaz

Görele'nin Düşman İşgalinden Kurtuluşu (13 Şubat)

Sanıldığı gibi günümüzde ulaşım ve haberleşme alanlarındaki gelişmelerle küçülmedi Dünya. Tersine, aşağı yukarı her çağda küçücüktü ve devletlerin kendi vatandaşları arasındaki çıkar çatışması kadar yakındı, devletlerarası çıkar çatışmaları. Nasıl devletler içinde çıkar çevreleri, siyasi partiler iktidarlarının peşlideyseler; devletler de Dünya üzerindeki çıkarlarını kovalamaktadırlar. Kimi zaman tek başlarına kimi zaman ittifaklar veya koalisyonlar biçiminde sürer bu mücadeleler. Gidişata göre bireylerin ve devletlerin pozisyonları da değişim gösterir.
 
28 Haziran l914 tarihinde Avusturya Macaristan İmparatorluğu veliaht prensi Arşidük Franz Ferdinand ve karısı Saraybosna’yı ziyaret etmek amacıyla bu şehre geldiklerinde bir Sırp ihtilalcisi tarafından trenden inerken öldürülmesi l. Dünya savaşının nedeni olmuştur. Sıradan bir suikastçının başlattığı savaşın sonuç belgesi olan Paris Konferansı ise üç büyük devletin daha doğrusu üç devlet adamının eseridir. İngiliz Başbakanı Lloyd George, Fransız Başbakanı George Clémenceau ve ABD Başkanı Thomas Woodrow Wilson. İtalya ve Japonya temsilcileri de görünürde asıl üye görevinde bulunmuştur.

Savaş, başlangıcında olduğu kadar devamı ve sonrasında da çok değişik ittifaklar çıkarmıştır ortaya. Osmanlı Devleti 20 Temmuz 1914’te tarafsızlığını ilan etmişken, 23 Ağustos 1914’te Almanya ile gizli bir anlaşma yaptı.10 Ağustos’ta iki Alman savaş gemisi, Goeben ve Breslan İngiliz gemilerinin önünden kaçarken, Çanakkale Boğazı’ndan geçip Marmara’ya girdi. İtilaf devletleri’nin protestoları karşısında Osmanlı Devleti bu gemileri satın almış gibi göründü; adlarını da Yavuz ve midilli olarak değiştirip kendi donanmasına kattı. Ardından, içlerinde Yavuz’un da bulunduğu, Osmanlı donanması Karadeniz’e çıktı ve bazı Rus limanlarını bombaladı.

Bunun üzerine 1 Kasım’da Rusya, 5 Kasım’da İngiltere ve Fransa Osmanlı Devletine savaş açtılar.

Savaşın seyri içinde, Ruslardın önlenemeyen ilerleyişi sonunda 24. Ağustos 1916 da Görele işgal edildi.

Çarlık Rusyası’nda Gregoryen takvimine göre 24 Ekim 1917’de, (Miladi takvime göre 7 Kasım) Petrograd’daki Kışlık Saray`ın Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin geçmesiyle başlayan ve Sovyetler Birliği’nin kuruldu. Yeni kurulan hükümetin ilk işi işgal altındaki askerlerini geçmek oldu. Bir yandan savaşı sürdürürken öte yandan ihtilalin zorunlu kıldığı iç çatışmaların üstesinden gelmesi olası değildi. İşgal altındaki ulusların kurtuluş mücadeleleri ihtilalin en büyük zaafı, hatta geri tepmesi ile sonuçlanabilirdi.

Görele’de de çete güçleri ile önemli bir direniş söz konusu idi. İşgal güçleri gerek çetelerin zorlaması, gerekse kendi iç sorunları nedeniyle ardına bile bakmadan kaçmayı seçti. 13 Şubat 1918 günü Erzurum ve Görele kurtuluş heyecanın aynı anda yaşamış oldular.

Rusya içinde yaşanan değişimin dünyaya yansıması kaçınılmazdı. 3 Mart 1918 tarihinde Rusya ile Almanya, Avusturya, Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu ve Bulgaristan arasında Brest Litovsk Barış Antlaşması imzalandı. Bolşevik İhtilali’ni gerçekleştiren yeni Rus hükümeti, savaştan çekilme kararının yanında; Çarlık Rusyası’nın tüm gizli antlaşmalarını da dünya kamuoyuna açıkladı. Bu açıklama ile Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasını öngören antlaşmaları da ortaya dökmüş oldu.
Osmanlı’yı paramparça etmeye yönelik bu antlaşmalardan bazıları; Anadolu, Akdeniz kıyılarının İtalyanlara verilmesini öngören 1915 tarihli Londra Antlaşması. Tarihte ilk defa Boğazlar Bölgesinin Ruslara bırakan 9 Mart 1915 tarihli İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki gizli antlaşma; Güney ve Güneydoğu Anadolu ile Suriye, Musul, Kilikya ve Lübnan bölgelerini Fransa’ya, İran, Irak ve tüm Arap Yarımadası’nı İngiltere idaresine bırakan Skys-Picot Antlaşmasıydılar.

İtalyanlar çok önceleri Karadeniz’de koloniler kurmuşlar ve ticaret yollarının önemli bir kavşağı olarak bölgede uzun yıllar kalmışlardı. 1453’te buralardan kovulmuşlar ama belli ki hala da unutamamışlardı. Ne var ki, Bolşevik İhtilal bütün hesapları alt üst etmeye yetmişti. 14. yy da 1000 civarında bağımsız devlet barındıran Avrupa’da, 1500 yıllarda 500 devletçik varken, 1980 yılında 25, şimdilerde ise 40 kadar devlet vardır.

Kendilerini Dünya’nın efendisi sananlar hayâsızca haritalar çiziyor, insan onurunun tutsaklığa boyun eğmeyeceğini görmezden geliyorlardı. “İngiliz uzmanlardan Nicolson şöyle yazıyordu: ‘Bir harita, bir kalem, bir kopya kâğıdı. Ama bizim çizdiğimiz çizgiler yüzünden içeride ya da dışarıda kalan insanları, binlerce kişinin mutluluğunu düşündükçe cesaretimi kaybediyorum’” (S/134 Paris 1919 _ M. Macmillan.)

Adı üzerinde, l. Dünya Savaşı için, l. Paylaşım Savaşı da denilir. Sadece Osmanlı İmparatorluğu’nu değil, Avusturya–Macaristan İmparatorluğu, Rusya İmparatorluğu, Almanya ve Yunanistan Krallığı başta olmak üzere birçok devlet haritalardan silinmiş, yenileri yer almıştır. 1.800.000 Alman, 1.700.000 Rus, 1.384.000 Fransız, 1.290.000 Avusturyalı, 743.000 İngiliz ölmüştür. “Çocuklar babalarını, kadınlar kocalarını, genç kızlar evlenme umutlarını kaybetmişti.” Bizim hanemizde ise sadece Çanakkale savaşı`nda 300.000 gencimize, aydınımıza, bilim adamımıza, kalem efendimize; Sarıkamış’ta 90.000 cana mal olmuştur. Yeni sınırlar çizerken, yeni düşmanlılar ve çatışma gerekçeleri yaratmışladır “Barış” görüşmeleri adı altında.

Düzen böyle devam edecek sananların hevesleri kursağında kalmıştır. Türk Ulusu’nun asırladır süren bağımsızlık ateşi konjonktürün rüzgârını da yanına alınca Kurtuluş Savaşı ateşinin yanması hiç de zor olmadı.

İşgalci güç olan Ruslar, bağlaşık arama derdine düşünce, tutsak almaya çalıştıkları Ulus’la müttefik oluvermiş, yeni Türk Devleti’ne yardım etmeye bile başlamıştı. Kurtuluş Savaşı komutanlarından Kazım Özalp, anıları’nda bu yardımın bir bölümünü aktarır. Buna göre Sovyetler Türkiye’ye 1.9.1920 – 1.6.1922 tarihleri arasında toplam 37.812 tüfek, 44.587 sandık fişek, 324 adet makineli tüfek, 66 adet top, 200.573 adet mermi bağışlamıştır. Bu bağışlar Türkiye’nin bildirdiği ihtiyaçları doğrultusunda yapılmıştır. (Kaynak: Kazım Özalp, Milli Mücadele 1919–1922 cilt I, Türk Tarih Kurumu 1988, s. 219). Diye yazıyordu anılarında.

13 Şubat 1918’de kurtuluş şerbetini içen Göreleliler silahlarını kuşanıp Giresun Gönüllü Alayı’nda Kurtuluş Savaşı’ndaki yerlerini almakta gecikmediler. M. Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak kongreler toplamaya başladığında; Milli mücadeleyi başarılı kılmak için güvenilir kişilere ihtiyaç duyar. M. Kemal Paşa, Osman Ağayı görüşmeye davet eder. Osman Ağa Kasım 1920`de 15 adamı ile birlikte M.Kemal Paşa`nın huzuruna çıkar ve bu görüşmeden sonra M.Kemal Paşa ile kader birliği yapar. Hemen Paşanın muhafızı olmak üzere en yakın adamlarını tahsis eder. Bu kişilerin adları: Gümüşreisoğlu Mustafa Kaptan, Ali Şıhoğlu Mehmet, Aşıkoğlu Galip, Osmanoğlu Sarı Mustafa, Osmanoğlu Ali, Ahmetcanoğlu Kırlak Hüseyin, Sofuoğlu Hüseyin, Tığlıoğlu Ömer, Kemençeci Köseoğlu Hamit, Yılancıoğlu Hasan. Bu sayı daha sonra Atatürk’ün isteğiyle 100, sonra 250’ye çıkarılır. Giresun Uşakları Atatürk’ün muhafızlığı ile TBMM’nin koruması görevini de üstlenmişleridir. Bu sayı daha sonra Atatürk’ün isteğiyle önce 100’e, sonra 250’ye çıkarılır.

Osman Ağa, Atatürk’ten aldığı talimat üzerine Muhafız Birliği’nin idaresini yakın arkadaşı Gümüşreisoğlu Mustafa Kaptan’a bırakarak Giresun’a döner. Tamamen Giresun Uşaklarından meydana gelen “42 ve 47.Giresun Gönüllü Alayları”nı kurar. 2000 mevcutlu “42. Giresun Gönüllü Alayı”nın başına Giresun Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı H. Avni Alpaslan Bey, 2500 mevcutlu “47. Giresun Gönüllü Alayı”nın başına da Osman Ağa geçer

Bu sırada Sakarya Meydan Muharebesi başlar ve her iki alayımız da 1921 Ağustos’unda cepheye koşar. Atatürk, Giresun Gönüllü Alaylarının cephedeki duruşlarını şöyle anlatır.
“Sakarya Muhaberesi sıralarında, cephemizin bir tarafında gedik açan düşmanın gediği genişletmekte ve ilerlemekte olduğunu bildirdiler. Derhal yedekte bulunan kuvvetlerimizden yeterli miktarda imdat gönderilmesini ve süngü hücumu ile düşmanı eski mevzilerine tard etmelerini emrettim. Fakat aldığım cevap: “İhtiyatla kuvvetimiz kalmadı, hepsi mevzilerde çarpışıyor. Yalnız Giresunlu Topal Osman Ağa’nın askerleri vardır.” Oldu. Tekrar verdiğim emirde: “Kim olursa olsun, süngü hücumu yapacaklardır.” dedim. Cevap verdiler: “Bunların süngüsü yoktur”.
Osman Ağa’nın Karadenizli gönülleri milli kıyafetleri ile gelmişlerdi Süngüleri yoktu. Süngü yerine bellerinde eğri bıçaklar vardı. Hatırıma derhal o Karadeniz bıçakları geldi. Hemen, Osman Ağa’nın askerleri bellerindeki bıçaklarla düşman üzerine atılıp, eski mevzilerine tard edeceklerdir.” Emrini verdim. Eğri bıçaklarıyla düşmana saldıran bu yiğit çocuklar Yunanlıları eski mevzilerine atmağa muvaffak oldular. Fakat yüzde altmış kayıp verdiler. (Damar Arıkoğlu, Yakın Tarihimiz, s.259–260,İst.1961).

Görele’nin Kurtuluşu, kendi çapında bir olay olmaktan öte Dünya Düzenin mikro bir parçasıdır ve Görele’yi anladığımız oranda Dünya’yı; Dünya’yı anladığımız oranda da Görele’yi anlamamız mümkündür. Görele’de ne kadar huzur ve güven varsa, Dünya ölçeğinde de o kadardır. Bir zamanlar Karadeniz’de gönüllerince fink atanlar her ne kadar kuyruğunu kıstırıp gitmişlerse de, şimdilerde değişik adlardaki gizli ve açık (başta özelleştirme adı altında) planlarla tekrar geri dönüş yollarını zorlamaktadırlar.
Bir avuç azınlık, ulusal ve evrensel boyuttaki insanlığın ortak mirasına ve ortak geleceğine el koyma sevdasındadır.

Milyarlarca insanın da bu azgın ve insafsız iştihayı bastırmak uğraşı devredilemez, ertelenemez asli görevi olmalıdır. 13 Şubatlar bir yanıyla sonuçtur, o noktaya gelininceye kadar geçenlerin bitişini anlatması bakımından. Öte yandan sebeptir, geleceğe dönük etkileri ve görünmeyen yüzüyle.

Ve 13 Şubatlar hamasi nutuklarla geçiştirilemeyecek önemdedirler.
Göreleli geçmiş kara günleri unutmadıkça, yaşadıkça sevgi ve saygıyı, Dünya’ya da yayacaktır. 13 Şubat’ın birlik ruhunu her an diri tutabilirsek, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya yolculuğunda başaramayacağımız iş, aşamayacağımız engel yoktur.

Kaynak: Murat Mehmet UĞURLU

 



0 Yorum - Yorum Yaz
  
 Görelenin Tarihi

Tarih (İlk Yerliler)

Strabon ve Ptolmeos'a göre İkinci Kerezos(Görele)'un yeri Tirebolu ile Trabzon arasındadır.Tarihi Görele, Görelle adı ile şimdiki Eynesil ilçesinin bir kilometre kadar doğusunda, kendi adıyla anılan kalenin çevresinde kurulmuştur. Görelle, eski Yunanca'da "kırmızı taş mercan" anlamlarına gelmektedir. Kale kıyısındaki taşların o zamanki renklerinden esinlenerek bu ismin verilmiş olduğu sanılmaktadır. Görele'ye Yavebolu (yerinde olmayan şehir) de denilmiştir ve bu isim, eski haritalara dahi geçmiştir. Bu isimden kalma olarak Görele'de halen Yobul denilen bir semt vardır.Sikilakos Karendeos adlı müverrih uzun kafalı Mosiniklerin ülkesi olan HİRADES (Giresun) şehrinden bahseder. Melatüs adlı müverrih İkinci Kerezos'un (Görele) Polatane'nin yirmi mil (37 km.) batısında olduğunu yazar. Trabzon civarında mevcudiyeti iddia edilen ikinci Giresun şehrine gelince bunu da Kral Farnak'ın Giresun işgalini müteakip onun hakimiyeti altında yaşamak istemeyen gayri memnunların mezkur şehrinden uzaklaşarak Trabzon civarında vücuda getirdikleri bir köycüğe doğdukları yer olan Keresus'un ismini izafe ettikleri kanaatındeyiz. Tarihten evvelki devirlerde bu havalinin iç kısımlarından geçerek şarktan garbe doğru akım yapan Hint-Avrupa aşiretleri ve bilahare bu cereyana iltihak eden Asur ve Geldanilere mensup kabilelerin de bulunduğu bildiriliyor. Tarihi kadimede bu havalinin ilk sakinleri olup vahşi bir halde yaşayan kabilelerin isimleri şunlardır: Haldei, Halives, Tibarini, Sanni.

Tahminen M.Ö 1500 yıllarında Saydalılar Doğu Karadeniz'de Trabzon, Tirebolu ve Giresun gibi bir takım ticaret merkezleri kurdular. Fenikelilerden sonra İyonyalı Miletoslular M.Ö.VIII. asırda Giresun'u istila ettiler. Choerades limanını da Trabzon ve Sinop gibi ticaret kolonisi yaptılar.
Şark illerimizden buralara kadar yayılan (Akcaabat), Saka, Part, Oğuzlar, Hunlar, Türkmenler gibi Türk unsurlar hakimdi.
Diyarbakırlı Said Paşa 1889 tarihli Mir'atü'l-iber adında on ciltlik eserinde (I, 160) bize daha kesin malümat vererek "Pontos memleketi ezmine-i kadimede Tibar, Halib ve Mosinik denilen Türk kabileleri ile meskundu diye bildiriliyor".Fransız tarihçisi Ch. Texier'in, R.P Pülant ile birlikte 1864 tarihinde yazdıkları (Arşitektür Bizanten) adlı eserinde Trabzon kıyılarının M.Ö.IV. yüzyıldan çok evvel Orta Asyanın her tarafından gelmiş birçok kavimler tarafından ele geçirildiğini bildirdikten sonra, Hamit ve Muhsin'in 1930 yılında yazdıkları "Türkiye Tarihi" nin 477. sayfasında, buralarda yaşayan Hıristiyanlaşmış Türk kavimlerinden bahsediyor.
Coğrafyacılardan Strabon ve Ptolmeos'a göre Görele(İkinci Hirades)'nin yeri Tirebolu ile Trabzon arasındadır. Coğrafyacı Melatiüs'e göre de Polatane'den yirmi mil (otuz yedi kilometre) batıdadır. Eski Görele (Hirades) bugün Eynesil'in bir kilometre doğusunda Görele burnu denen yerde kalıntılarıyla sabittir. Pontos Kralı Fernakos devrine ait olması dolayısıyla M.Ö. I. asırda kurulmuştur. Farnakos'un işgali dolayısıyla Hirades (Giresun)'den ayrılıp göç eden bir grup tarafından doğup büyüdükleri şehre izafeten Hirades adıyla kurulmuştur.İsrailoğullarının Tevrat'a dayanan İshanes soyundan gelen İshanes hikayesi yanlıştır. Bunun dışında Hint-Avrupalı bazı vahşi kabileler Görele'ye de yerleşmişlerdir. Sinop'u kuran Suriyeli Pontlarla Fenikeliler ve bunlara sonradan katılan Fenikelilerden, Pontlarla Fenikeliler, Giresun ve eski Görele'nin temelini atmışlar, bunlara sonradan Miletoslular da katıldılar.
Ch. Texier ile R.P Pülant ve Said Paşanın verdiği bilgilerle diğer tarihi bilgilerimize dayanarak söylemek gerekirse Görele'nin ilk medeni yerlileri Milattan binlerce yıl önce gelip buralara yerleşen Orta Asyalı Türklerdir. Bunlar Bizanslılar devrinde Hristiyanlaşmakla beraber milliyetlerini unutmayarak Anadolu'nun fethinden sonra hemen Müslüman olmuşlardır. Hristiyanlaşan Türklere, Türkopol denirdi. Daha önceleri de boy isimleriyle anılırlardı.
S. Karaibrahimoğlu'nun Giresun adlı kitabında, Görele ile ilgili ayrıca şu bilgiler yer almaktadır;
Şakir Şevket, Görele hakkında şu bilgileri verir; "Charles Texier'e göre
1832 yılında, ünlü (Küçük Asya) yazarı Charles Texier, XIX.yy. ortalarındaki Trabzon'u anlatırken Görele'ye de yer vermiştir. Texier, "Batıdaki Kerasus (Giresun) şehrinde ve Koralla (Görele) şatosu'nun bulunduğu yerde ve bütün bu yörede Kalibler (Anadolu'nun en eski Turanlı yerli halkı Halibler) oturuyorlardı. Şato haraptır" demektedir.

Salnameye göre Görele
 
Fatih Sultan Mehmet, Sinop ve Amasra dolaylarını kolayca fethedince, ordusuyla beraber Türkmenistan üzerine gidiyormuş hissini vererek, Erzincan üzerinden Trabzon'a yöneldi. Niksar,Şebinkarahisar ve Gümüşhane'ye fethedip Doğu Karadeniz Dağları üzerinden yeniden yol açarak Trabzon'a geldi. Daha önce gelen Mahmut Paşa komutasındaki Osmanlı donanması bekliyordu. Fatih Sultan Mehmed'i Pontos Kralı Davit şehir dışında karşıladı. Şehrin anahtarlarını teslim ederek af dileğinde bulundu. Affedilerek gemi ile İstanbul'a gönderildi.
Yeni fethedilen yerleri, Osmanlılar hemen iskan (göçmen yerleştirme) ederlerdi. Trabzon dolayları da fethedilince insan yerleştirilmesi, Türkleştirilmesi gerekti. Bu sırada doğuda yaşayan Horasan asıllı Çepniler başlarında bulunan Acem meliklilerine isyan ettiler. Bu isyan önlenemeyince kovuldular, çeşitli boylar halinde, kırk bin çadırlık bu toplum, Tirebolu, Görele ve Vakfıkebir'e yerleştirildiler.
O zamanın bir başka yerleşme şekli de, abdal, derviş, şeyh, şah veya melikelerden birinin boş ve verimli bir araziye yerleşmesi ve etrafına bir takım insanları toplaması ile olurdu. Diğer yerleştirme şekli ise sürgündü. Tamamen padişahın arzusu ile yeni fethedilen bir yeri yurtlandırmak için, bir başka yerin halkı kaldırılarak buraya yerleştirildi. Bazen de vergi vermeyen isyan eden yerlerin halkı, mecburi iskana (yerleştirme, sürgün) tabi tutulurdu.
Görele'ye yerleştirilen Çepniler, geldikleri yerlerin özlemini taşıyorlardı. Oralarda esnaf çiftçi ve çobandılar, burada da aynı işleri yaptılar. Oradaki yurtlarının isimlerini buradaki yurtlarına taktılar. Bir misal "Heri" gibi. Yine halk arasında ağızdan ağıza gelerek kısaltılmış bir söz vardır: "Horasanda bir kot tarlası var". Bu cümlenin asıl şekliyle anlamı şuydu: İlk gelen Çepniler, yeni yerlerini bir türlü beğenip yerleşemiyorlardı. Kızıp, azıp, bağırıp tekrar eski yurduna hareket ediyorlardı. Ondan sonra her azıp, bağırıp tekrar eski yurduna dönmek isteyene "Horasanda bir kotluk tarlası var" denir oldu.Daha önceden Karadeniz bölgesi Oğuzların Çepni boyları tarafından Türkleştirilmişti. Türkmenler, 1302 yılında Giresun'a kadar inip çevrede bir takım beylikler kurmuşlardı. Oğuz Han'ın Üçok kolundan Gök Han'ın oğlu Çepniden türeyen boya, Çepni Boyu denmiştir. Bu boy Oğuz boylarının sosyal davranış, kültür ve fizik bakımından en seçkini idi. Bu sebeple varlıklarını devam ettirmişlerdir. Halen yurdumuzda pek çok Çepni köyleri vardır.
Diğer birbirinden seçkin Oğuz boylarından bir çoğu bölgemize yerleşmişlerdir. Bunlardan Çuvaş, Çavdari, Dodurga, Avşar boyları vardır. Hepside Oğuz Han'ın Bozok kolundandılar. Avşarlar, Bozok kolunun Yıldız Han'dan oğlu Avşardan türeyen koludur. Onlarda buralara yerleştiler.
Türklerden önce, buralarda, din, dil ve medeniyetleriyle birbirine düşman haline gelen etnik gruplar, bu yeni etnik unsurun gelmesiyle akıllara hayret verecek şekilde kaynaştılar. Sıcak kanlı, babacan ve yardımsever insanlar olan Türkler, varlıklarıyla beraber getirmiş oldukları merhamet, iyilik, müsamaha, dürüstlük ve kardeşlik gibi üstün temel vasıflarıyla bu karışık toplumu tam bir iç barış ve refah içerisinde idare etmişlerdir.
Görele'ye gelip yerleşen Oğuz boyları son derece milliyetçi ve yurtsever kişilerdi. Din ve vatan aşkının dışında her türlü ihtirastan uzaktılar.
Daha Orta Asya'da iken müslüman olarak gelmişlerdi. Fatih devrine ait, çevrede bulunan bir mezar taşı ve çevresindeki mezarlarla, kazılmış şahıslar incelenince, bu mezarın güney doğuya dönük ve daha sonra konulanların, güneye dönük olduğu, eskilerin etrafının bir sıra taşla çevrili olduğu, birkaç yüz kişiyi alacak kadar büyük tava biçimli çukurların da bulunduğu görüldü. Bunların diğer bilgilerimizle incelenmesinden şu kanaata vardık. Öncelikle söyleyeyim bu mezarlık tepe üzerindedir. Bir tepe üzerinde, doğuya dönük olanlar, şamanist mezarlıklarının aynısıdır. Güney doğuya dönük olanlarsa Ali taraftarlarına atfedilmektedir. Bu tip mezarlar Kızılbaş mezarlıklarına benzemektedir. Çevredeki çukurlarsa toplantı yerleri ve bilhassa bayram günleri köycek, birlikte yenilen yemek yeridir. O devre ait cenaze törenlerinde davul zurna çalmak, silah atmak ve topluca yemek yemek adeti yakın zamanlara kadar gelmiştir. Bütün bu geleneklerde Şamanizmin, İslamiyete adepte edilmiş kokusu ile Türklüğün ebediyen yaşamasına dayanan dini ve siyasi milliyetçilik vardır. Bu mezhep ayrılığı giderek islam aleminde Türklüklerini eritmeme politikasına dayanıyordu. Nitekim ilk yerli müslümanların bir kısmı Hanefi mezhebinden iken, bir kısmı 212 tarikatı bulunan asla fena bir halleri bulunmayan Kızılbaşlık mezhebinin bir tarikatındandırlar.
İslamiyetin yüksek ahlak kuralları, din adamları tarafından öğretilip halk tarafından titizlikle ve saygı ile uygulanırdı. Yalancılık, sahtekarlık, dolandırıcılık, hırsızlık, mala, cana, namusa tecavüz, inancı kötüye kullanmak itimatı sarsmak gibi şeyler asla olmazdı.
Temeli Türklüğe ve İslamiyete dayanan doğu kültürü ile yeni temas neticesi Yunan ve Roma kültürü de az da olsa öğrenildi. İnce ve kalın keten bezi ile şal ve şayak dokunur; tüfek, tabanca, makas gibi demirden aletler; şimşirden kaşık ve çam ağacından tahta yaparlardı. Keçe teperler, yün örerlerdi. Kar ve buz tutmuş keçeden çadırlarda ve ahşap evlerde otururlardı. Buldukları zaman çokca yerlerdi, bulamadıkları zaman az yemek yemeye kanaat getirirlerdi. Ekmeği çok az yerlerdi. Başlıca yiyecek et, süt ve baldı. Yoğurt ve çökelekten yapılan bir cins çorbayı sofralarından eksik etmezlerdi. Bal şerbeti ve ayran da içkileriydi.
Selçuklular zamanında Görele'ye gelen Türkler tam bir serbestliğe sahip idiler. Fatih'ten sonra hükümete rağmen, din adamlarının halk üzerinde büyük etkisi vardı. Askerlik ve vergi işlerini, valiler doğrudan doğruya bunlarla görürdü. Görele önce Kürtün Kazasının Karaburun Bucağının bir kalesi olup, içinde 7 hane Türk, 134 hane Hristiyan ve dokuz da muhafız vardı. Bu haliyle Kürtün kazasının dört önemli kalesinden biriydi.
Bu bucağın yeri iyi seçilmiş olmakla beraber korsan baskınlarına karşı koyamazdı. Bu devirde çevrede bir çok tımarlar kuruldu. İsmail Beyli ve Beyli bu devirden kalmadırlar. Karaburun bucağı daha sağlam ve güvenli bir yer olan Görele Kalesine taşınmıştır. Bu kalede daha çok yazlık olarak kullanılmış, yanı başında bulunan Yavebolu (Adabük) kışlık merkez olmuştur. Kıl keçi, koyun, at, katır, arı ve tavuk beslerler; darı, buğday ve pirinç ekerlerdi. Meyvelerden üzüme çok önem verilirdi. Çeşitli hayvan türleri, şarap, maden ve dokuma ihraç ederlerdi.Pazara gelen mallardan rüsumat alınırdı. Evlenen kadınlardan gelin resmi denen vergi alınırdı. Yüzden fazla koyundan da kışlık, yaylak vergisi olarak akça veya tulum peyniri alınırdı.Çok canlı bir ticaret vardı. Doğu malları Trabzon'a ve diğer iskelelere de inerdi. Bu mallar gemilerle Akdenize taşırdı. Bu devir bir bolluk ve bereket devri idi.Bu devreye ait birkaç noktayı daha açıklamamızda fayda vardır: Bunlardan biri Don Kazaklarının, Karadeniz sahillerine yaptığı devamlı korsan baskınlarıdır. Osmanlı Donanmasının karakol görevini yapmasına rağmen şayka denen ince, uzun, kürekli ve yelkenli süratli tekneler bu sahilleri vururdu. 1625 ve 1633 baskınlarında Görele Kalesi tamamen harap oldu. Asırlarca süren bu baskınları Rus ordusu değil Kazaklar tertip ederlerdi. Önceden iyice planlar, ekseriyetle gece baskını halinde tatbik ederlerdi. Tek kişi bırakmadan halkı kılıçtan geçirip mallarını da yağma ederlerdi. Doğu Avrupa Türkleriyle Asya Türklerini, Rus Orduları değil Kazak baskınları bu şekilde eriterek yok etme yoluna götürmüşlerdi. Böylesi olaylardan dolayı halk Evliya Çelebi'nin de bahsettiği gibi dağ eteklerinde mamur köyler kurmuşlardı.Çağrılınca Göreleliler, iç ve dış savaşlara, gazi ve şehit olmak gayesiyle severek katılırlardı. O zaman buralarda uzun dönem yaşayan, gerçekten üç arşın (204 cm.) boyunda bir Türk boyu vardı. Bazı mezarlıklarda bunlara ait mezarlara rastlanmıştır. İşte bu boy, IV. Murat'ın Bağdat seferine Türkmen usulünce çoluk çocukları ile katılmıştı. Geri gelemedikleri için de sadece adları kalmıştır.
Duraklama devrinin sonuna doğru, devlet düzeninin iyice bozulmaya yüz tuttuğunu görüyoruz. Bunun da nedenleri iltimas, ipek ve baharat yolunun okyanuslara yönelmesi, Avrupa'daki yenileşme dolayısıyla ekonomik gerileme; suhte denen öğrencilerin isyan ederek köylere baskın yapması; harblerdeki yenilgiler, lakaydi ile devlet otoritesinin zayıflaması sonucu, korkunç bir hoşnutsuzluk ve güvensizlik başladı.Bundan sonra herkes başı selametinedir ki bu devire de kaç göç devri diyoruz. Viyana bozgunundan sonra, ağır ağır Görele'ye muhacir akını da başladı. Azak'ın kuzeyinden gelen göçmenleri, Kuzey Kafkasyadan, Tahma Suyu vadisinden gelenler takip etti. Bu muhacir akını 1915'e kadar devam edecektir. Yalnız bu yeni gelenlerde her türlü saldırganlık vardır. Adam öldürmek ve soymak bunların icadıdır. Çeşitli nedenlerle çatırdayan imparatorluk çatısı altında Göreleliler pek tedirgindir.
 
Karlofça Antlaşmasından Sevr Antlaşmasına Kadar
 
İki yüz yılı aşkın bu zaman içinde elimizde bir miktar Görele Tarihi'ni aydınlatacak vesika vardır. Sıra ile inceleyelim: "Kaza-i mezkur Tirebolu ve Vakf-ı kebir kazaları arasında ma'a kaza (köylerle beraber) 3945 haneyi ve 156042 dönüm araziyi şamildir.Burada mukaddeme (önce) Korele adında bir kale yaptırılmış olduğundan nâmı o kaleye mensup hâlâ gerek kalenin ve gerek muharren (sonradan) Üçüncü-zade tarafından inşa olunup sonra her nasılsa tahrip edilen kasaba-i âtikanın (eski kasabanın) eserleri (izleri) mevcuttur.

Görele Tarihi
1294 tarihli Trabzon Salnamesi'nde Görele
 
Buranın mahsûlâtı dahi fındık ve fasulye ve mısır ve üzümden ibaret olup bunlar tüccara satılır ve oranın üzümünden külliyetli şarab yapılır." Ömer Akbulut, "Trabzon Cumhuriyetten Evvel Tarih ve Valiler" adlı kitabında özetle şöyle demektedir; "Üçüncüoğlu Ömer Paşa, Torul'un Manastır köyünde doğmuştur. Babası Ahmet'tir. Tahsilini İstanbul'da görmüştür. Paşalık rütbesini Vidin harbinde almıştır. Birinci Sultan Mahmut zamanında Dersim isyanını bastırarak padişahın gözüne girmiş ve Trabzon'a tam selahiyetli ve üç tuğlu vezir olarak gönderilmiştir. İlk defa Görele kalesini fethetmiş ve sonra da Trabzon'da Güzelhisar, Rum ve Kızılbaşların düşmanı olan Paşa sonradan Birinci Sultan Mahmut'un gazabına düçar olarak kellesi vurdurulmuştur. Harşit vadisinden bir yol geçirmiş, Görele ve Trabzon kalelerini Yeni Cuma mahallesinde Sultan Mehmet camiinin yanında bir medresesi, Uzun sokakta çeşmesi ve Trabzon'da eski Görele kazasında ve Elegü İskelesinde hayratı vardır".
Diğer bir vesika; Sivas beylerbeğisi Süleyman Paşa'ya ve Karahisar Behramşah ve Çepeni [Çepni] Çunkar ve Orta Pare hüküm ki; Karahisar Behramşah ve Çepeni Çunkar ve Orta Pare kazalarında sakin ulemâ ve sulehâ ve eyimme ve hutebâ ve sair eşref gergâh-ı muallama mahzar gönderüb zikronulan kazalarda sakin reaya tayifesinin ziraat eyledikleri yerlerde Türkman tayifesinden Mamalı ve Cirid ve Pehlivanlı ve Güvan ve sayir Türkman tayifesine mahsus defteri cedidi hakaînde mukayyed kadimi yaylak yoğiken zikronulan Türkman tayifesine kabilerile yaylak zamanında kazaların varup mer'alarına konub kök tereke ve sair mahsulleri arasında davarların rai ve ba'dehu harman vaktinde koyun ve sayir davarlarile gelüp çuval getürüp muradları mıkdarı mahsullerin gasp ve üç dört ay mıkdarı meksü teaddi ve kışlağa avdet eylediklerinde dahi mer'adan hayvanların maan sürüb götürüp ve evlerin basub içinde olan esvap ve ehlü ayallerinin üzerinde olan libasların nehbü garet eylediklerinden maada zikronulan Türkman tayifesinden Cüneyd kethuda oğlu Osman ve İdris ve Hasan ve Kirkoğlu İsmail ve Kuyuncu Şahin ve Cebeci Dudyar ve Hızır nam şakıyler sayir hevalarına tâbi eşkiya ile kazaî mezbûrun kurasında yedlerinde olan mümza defter mucibince doksan beş kil arpa ve yüz kil hıntaların cebren gasb idüb her sene bunun emsali teaddilerinden naşi ekser kura ahalisinin perakende ve perişan olmalarına bais oldukların ilâm eyledikleri ecilden senki mirimiranı mumaileyhsin bu fesadı iden mezkûrlar bulundukları mahalde meclisi şer'i şerife ihzar ve hasımlarile mürafaai şer ve hilâfı şer'i şerif ve bigayri hakkın nehbü garet eyledikleri her ne ise badessübut marifet-i şer'ile esbabına reddü teslim itdirüb ve mezbûrların kazai mezburda defterde mukayyed bilfiil tasarruflarında kadimi kışlakları yogiken kazalarına uğramayub ve bigayri hakkın mahsul ve sayir eşyaların garet etmemek üzre muhkem tenbih ve te'kid olunub mütenebbih olmıyub giru vechi meşruh üzre zulüm ve teaddi üzre olanları isim ve resimlerile ve sıhhati ve hakıykati üzre deri devletmedarıma arzu ilâm eylemem babında deyu yazılmışdır.
Fî evasıtı r 1113 [14-24 Eylül 1701]

İkinci yazıda aşağıda: İspiye [Espiye] madeni emini Ebûbekir zîde mecdihuya hüküm ki, Hâlâ Trabzon mütesellimi Murtazâ zîde mecdihu südde-i saâdetime mektup gönderüb mütesellimi mumaileyhin ber vechi malikane uhdesinde olan Görele namı diğerle Pavaboli [Yavebolu] mukataası reayalarından Çepeni [Çepni] taifesi kadimi yerlerinden huruc ve etrafa perişan ve kendü hallerinde durmıyub berren ve bahren kat'ı tarıyk ve sefki dimâ ve nehbi emval ve hetki a'raz ve bunun emsali fesadü şekavetlerinin nihayeti olmıyub mezkûrların şerrü mazarratlarından ümmeti Muhammedin emnü rahatleri kalmamağla te'mini bilâd ve tatmini ibad içün bundan akdem müteaddid sudur iden evamiri şerifem mucibince maiyetine memur tavayifi askeriyye ile Trabzon'dan Gireson [Giresun]'a varınca taifei merkumenin kuttaı tarıyk ve sair eşkıyasının haklarından lâzım gelen cezayı şer'ileri tertip ve parakendeleri dahi kadimi yerlerine iskân ve hüsnü nizama ifrağa mübaşeret eyleyüb lâkin şekavetpise ve re'si eşkıyaları şiddeti şitadan bir tarafa firar itmelerile imkânda olmıyub güzergâhları seddü bend itdürüldiğinde bizzaruri eşkıyayı merkumeden malûmül esami şakıyler İspiye madenine gidüb senki madeni mezkûr emini mumaileyhsin sana istinad ve iltica ve kendülerine cayı selâmet ittihaz eyledikleri ecilden saire dahi bu halet sari olub maazallahü tealâ mezburlardan biri selâmet bulur ise bir müddetden sonra zuhura gelüb virilân nizamın ihtilâline bais olunacağı mukarrer olmagın bu esnada madeni mezkûra giden eşkıyayı merkûmenin haklarında lâzım cezayı şer'ileri tertibi içün ahiz ve mütesellimi mezbura irsal ve teslim eylemek üzre senki emini mumaileyhsin sana hitaben emri şerifim suduru halinde ilâm Divanı hümayun'umda mahfuz olan ahkâm kuyudatı tetebbü olundukda Trabzon ve Gireson havalilerinde olan Körtünlü [Kürtünlü] eşkıyası bulundukları mahallerden kaldırılub vatanı asliyyeleri olan Görele kazasına naklü iyvâ ve iskân ve mezburlardan bu makule fesadü şekavete tesaddi ve ihtilali memlekete müeddi olanları alâ eyyi hâlin ahiz ve ele getürilüb haklarında şer'an lâzım gelân cezayı şer'ileri icra ve şerrü mazaratları bilâdı ibad üzerlerinden def'ü ref' olunup lâkin fesadü şekavetede alâkası olmıyan bigünâhların nüfus ve a'razına taarruzdan ve celbi malden hazer eylemek üzre Trabzon mütesellimine ve Gümüşhane eminine ve sairlere hitaben tenbih ve te'kidi müştemil evamiri şerife virildiği mukayyed bulunmagın mütesellimi mezburun iltiması üzre eşkıyayı merkumeden madenler tarafına firar ve iltica idenleri maden ümenası ahiz ve mütesellimi mezkûr tarafına irsal ve teslim eylemek içün emri şerifim virilmek babında bilfiil reisülküttabım olan İsmail dame mecdihu ilâm itmegin ilâmı mucibince amel olunmak babında fermanı âlişanım sadır olmuşdur. Buyurdum ki Fî evaili za 1145 (15-24 Nisan 1733)

Yukarıda ikinci yazıda bahsedilen olayla yakınen ilgili Ömer Akbulut'un yayınladığı hüküm yazısı ise şöyledir; "Hâlâ Trabzon Mütesellimi olup Görele Voyvodası olan Mürteza zide mecdihuye hüküm; Trabzon ve Giresun havalilerinden olan Kürtünlü eşkıyası mukaddema zuhur ve havalarına tabi ehli ebnai sebulin yolları sesbendu zekan memlekete ishali mazarrat ve kadli nufus ve aslı emval müslimin adeti müstemereleri olup bunun ensal fesad ve şekavillerinin nihayeti olmadığı bundan akdem ilan olundukça eşkiyayı merkûm marifetine bulundukları mahallerden kaldırıp vatanı aslileri olan Görele kazasına nakli iskan olunmaları babında emri şerifim sadır ve Serdar Mustafa nam kimse dahi bu hususa memur olunmuşken mezkûr Mustafa gelmediğinden eşkiya-yı mezkûre nakl ve iskan olunmayıp hal üzre kalmaları ile tekrar cumhur ve emniyetli ahalisi Vilayet üzerine hücüm ve kitale tesaddi ve varışta olan en ümmet-i Muhammedi kaleye kapayıp dört beş [ay] muhassara ve cengu cidâl ve taşrada buluna emval ve eşya emtialarıyla müslimine taarruz ve nicelerini katl-i fesade fesad-ı şekaved ederek etrafı perişan olup ol veçhile şaki-i mezkûrun şer ve mazarratlarının an bilâd-ı ib'ad ve şegerci memleketi ebnai sebilin bir türlü emniyet ve rahatları kalmadığı Ser ve Giresun Kadısı Ahmet Görele Naibi Hüseyin ve Elevi Görele Naibi Ali ve Bayramali Kadısı Mehmet zide fezâilehû'ın başka başka arz Giresun'da sakin ulema ve sulehna vaizi ve hitabe fukara ve suafe zavatı kiram ve zair ehali muhzir ile ilan ve mezburlar bulundukları yerlerden ve hak ve asliyeleri olan Görele Kazasına nakil ve iskan ve mezburelerden bu makule fesad ve şekavete tesaddi ve ehli memleket mueddi olanlar alelecele el geçirilip haklarında şeran lazım gelen cezayı şeriyeleri icra şer ve mazaratları bilâd-ı ib'ad üzerlerinden ref olunmak emri şerifim sudurun itimat edmeniz ile eşkiyayı merkum eden büyüme fesad ve icra ile ve iskanlarının ve bilâd-ı ib'adın tathiri fermanın olup bu hususta sıyanet muavenat ve muzaherat ve iltihak ihtiyat üzere hareket eyle"

Ömer Akbulut'un neşrettiği dördüncü yazı bir şikayetname: Çepni eşkiyasının zülmüne uğrayan bir vatandaşın, padişaha sunduğu dilekçe: "Devletli, saaddetli, merhametli Efendim Hazretleri sağolsun. Kulunuzum.Trabzon sancağında Görele Kazasında olan Çebni eşkıyası, voyvodamız olan Murteza Ağa'yı kaleye kapayıp, beş gün beş gece muhazarada kalıp iki yüz ölü, mal ve erzaklarına garet edip hakim keşfedip yalnız üçyüz keselik mallarımızı yağma eyledikleri bu kulları mezbur Mürteza Ağa ile muhazaradan çıkıp vilayete gelip arzlarımıza nazar olunduğunda, Çepni eşkiyası hakkından gelip ecri hak olunmak üzere iken, mütesellim cemiyeti kübra ile geriye çevrilip Trabzon'a gelip gayri tedarik üzere iken Pulat oğlu Mustafa ve Yüzbin Mustafa ve Kazancı oğlu Mehmet ve Kuruluş oğlu Hüseyin müteveffa mütesellim harem konağına giderken, bu mezburlerin tahrikiyle iki yüz tüfekliyle köşe başında tutup, sekban başının karşısına getirip abdest ibriği versin, Tanrının divanına durayım deyip vermemekle feryat ederken der-akab boğazına ip geçirip boğup teslimi ruh etmiştir. Bu kullarını dahi tutun katledelim dediklerinde bu kulları avret feracesi giyip firar edip hâk-i pâye yüz süre geldiğimizde Efendimizin dahi hakkınızı icra-i hak edelim deyup fermân-ı âlileri olmakla elan bugüne dek inayetli Efendimizin fermân-ı âlileri üzere han köşelerinde zelîl zer-gerdân olup ikiyüz ölü, kasaba perişan kalemiz harap ve Çepni eşkiyasının tuğyanından bir iskeleden bir iskeleye gidilmek bir türlü mümkün olmamağa Çuhadar Hüseyin Ağa kulunuz her ahvalımıza muttali olduğu hakkımız ihkakı hak olunmak ve mallarımız tahsil olunmak için Hüseyin kulunuz mubaşereti ile İsmail Paşa Hazretlerine hitaben müekkiden ferman-ı âlileri niyaz olunur. Baki ferman Devleti, merhametli, sultanım hazretlerinindir".

M. Arslan'ın ise yorumları şöyledir; İpek ve baharat yolunun Akdeniz yerine Okyanuslar üzerinden işlemesi dolayısıyla bütün Anadolu gibi bu büyük bölge de kervan ticaretinden mahrum oldu. Kapitilasyonlar dolayısıyla da mevcut el sanayini kaybetti. Yobaz softalar dolayısıyla Avrupa'nın yeniliklerine ayak uyduramadı. Uzun süren II. Viyana seferi dolayısıyla ekonomisi alt üst oldu. Yetişkin ve kültürlü insanlar savaşlarda eridi gitti. Yöneticilerin beceriksizliği, devlet idaresine iltimas ve kayırmanın girmesi, halkı kısa zamanda şaşkına çevirdi.

Neticede kıran kırana bir eşkıyalık, isyan ve baskınlar başladı. Denizde korsanlar, karada eşkıya kendilerini selamlamayan kuşları uçurmuyorlardı. O zamanki Görele'nin bir köyü olan Kötünle komşu kaza Kürtün ve Çepni eşkiyası ortalığı kasıp kavuruyorlardı. Sadece halkı değil hükümeti de basıyordu.

Yukarıda, Esbiye madeni emiri Ebubekir'e yazılan ferman da belirtildiği şekilde bu madende Görele'li Çepni eşkiyasının eline geçmişti. Trabzon, Gümüşhane ve Giresun'dan gelen kuvvetlerle ve hile ile bu eşkıya yakalandı. Denizlinin Sandıklı kazası'na sürüldü. Ele başları Bakü'ye kaçtı. Sürgüne gidenler 600.000 akçe fidye vererek o çevreye dağıldılar. 1729 yılında olan bu olay Görele'yi islah etmedi.

Yukarda bir vatandaşın padişaha yazdığı mektuptan da anladığımıza göre Görele Kalesi tekrar harap edildi. Asıl önemli olanı bu kalenin Kızılbaşlarının Trabzon valisi olan Üçüncüoğlu Ömer Paşa'nın akrabası Kaymakam Mehmet Bey'e isyanlarıdır. Bu isyandan sonra Görele Kalesi, Ömer Paşa tarafından tamamen yıktırılmıştır. Kalenin kızılbaşları ise tamamen ezilmiştir.

Eski Görele'ye ait bir sayfa burada kapanırken bir numaralı belgede bahsolunan Görele'li şakilerin Şebinkarahisar taraflarına yaylaya gittiklerinde yaptıkları yağmacılık, soygunculukla 1697 yılında başlayıp, tahminen 1738 yılında, medreseden yetişme ve iyi bir islahatçı olan Üçüncüoğlu Ömer Paşa'nın bu kaleyi yıkması ve Kızılbaşlarını de ezmesi ile biten korkunç devrin sonunda halk buradan dağılmış ve genellikle'de Elevi denen yeni Görele'ye gelmişlerdir.

Yeni Görele (Elevi) Kazası, 1758 yılında Tirebolu'ya bağlı bir bucak haline getirilirken, doğudaki bir kısım yayla köyleri Torul'a, batıdaki bir kısım köyleri de Tirebolu'ya bağlandı.

M. Arslan konuyla ilgili yorumlarına şöyle devam ediyor: Bu devirde Rize'de Tuzcuoğulları, birleşik halde Of ve Sürmene ağaları ile Trabzon-Giresun arasında da Hacı Salihoğulları, Laçinoğulları, Kel Alioğulları ve Kuğuoğulları hükümdar durumdadırlar. Bunlardan bazıları yaptıkları baskınlarda top bile kullanmaktadırlar.

Yukarda bahsedilen Kuğuoğullarından İbrahim Ağa, Giresun'da Falcıoğulları ile Dizdaroğulları arasında çıkan bir olay ve bunu takip eden tahcir veya kıtal olayına adı karışıp hakkında bir defa ölüm fermanı sadır olmuştur. Bu şahıs Görele'ye gelerek, kaymakam Beşikdüzlü Külünkoğlu Mehmet'le hısımlık ilişkileri kurup, sonradan 1748 yılında af edilerek onun yerine voyvoda oluyor. Bazı kaynaklara göre bu tarihten itibaren on beş yıl, bazılarına görede 1758 yılına kadar bu görevde kalıyor ki bu ikincisi akla daha uygundur. Oğlu Süleyman Ağa 1758 yılında bucak merkezini Görele'den Çavuşlu'ya nakletti. 1794 yılında ölümü ile bucak merkezi tekrar Görele'ye taşınmıştır.

İbrahim Ağa şekavet (eşkıyalık) olaylarında çok tecrübeli idi. Voyvoda olunca bu tecrübesinden faydalanarak çevredeki bütün şakileri bastırdı. Halk derin ve rahat bir nefes aldı. Bu başarısından dolayı oğlu Süleyman Ağa'yı önce Şebinkarahisar, sonra da babasının yerine Görele Voyvodası yaptılar.

Süleyman Ağa'dan sonra oğullarının, Görele'nin muhtelif yerlerinde konaklar kurarak derebeyliği yaptığı söylenmekte ise de önemli olan Çavuşlu da bulunan büyük konağın cümle kapısının üstünde bulunan "Bâb-ı Han" yazısı ile şövalyelerin şatolarını andıran iç bölme ve teşkilatı yurdumuzda bulunanlar arasında emsalsizliğini isbata kafidir. Çavuşlu'da bulunan bu konağı M. Şaban Toz şöyle anlatmıştır:
"Çavuşlu'da iki adet konak vardır. Konaklardan bir tanesi tamamen tahrip olmuştur. Eski konak üzerine tamir edilmek suretiyle yapılmış bir konaktır. Bu konak bu günkü Cami Yanı dediğimiz mevkinin üzerindeki, şu anda Zorlara ait olan evin çevresidir. Hamamı vardı, kileri vardı (benim çocukluğumda); oralar yıkıldı yerine yeni binalar yapıldı. Fakat konağın ana duvarlarından bir duvarı durmaktadır. İkinci Konak Kuğuoğullarına ait olan konaktır. Bu konak Hükümet konağıdır. Orta kapının, büyük kapının üzerinde "Bab-ı adâlet" yazıyor. "Adalet Kapısı" mavi çini ile beyaz zemin üzerine yazılmıştır". 1796 ylında büyük bir veba (daun) salgını olmuştu. Bu salgında çok sayıda insan öldü. Görele'de pek az insan hükümran ve dost iki ağa ailesi kaldı. Güney doğuda Emanetler, kuzey ve batıda Kuğular ailesi. Bunlardan birincisi ulaklıktan ikincisi kuvvete dayanarak sivrilmişlerdi. Şişmanoğlu Muhtar, Emanetlerin kestiği tapu koçanlarının dip kayıtlarını gördüğünü muamele için kendisine getirildiğini bana anlatmıştır. Kuğuoğullarının da akrabalarından Kara Mehmet Ağa'yı kendilerine danışmadan yol yapmaya başladığı için Çavuşlu'da astıkları bilinmektedir.

O zamanlar aşağılık insanlarla, aşağılık suç işleyenlerin boynu kılıçla kesilirdi. İyilerle, soylulardan suçlu olanlar da asılırdı.

Bu devirden gerek asi ve şakilerin ıslahat kabul etmez tutumları gerek o devre damgasını vurmuş olan Kuğuların sert tutumları dolayısı ile halkın büyük bir kısmı, hatta köy köy "Şahali, Gökçeali, Terziali, Türkali, Dayıali" gibi Keşapta Şahmelik, Giresun'da Çıtlakkale taraflarına ve başka yerlere naklettirilmişlerdir.

Anarşinin merkez ocağı, yeniçerilik kaldırıldıktan sonra, sıra derebeylerine gelmişti. Trabzon valilerinden Hazinedarzâde Osman Paşa Tirebolulu Kahyazâde Emin Ağa'yı geniş selahiyetle Görele'ye göndermiştir. 1830 yılında Beşikdüzü, Eynesil dahil bütün Görele'deki konakları bu zat bir rivayete göre bir gecede yaktırmıştır. Sonra Ordu ve Giresun'a giderek oralara göçmüş olan halkın bir kısmını geri getirmiştir. Tarıma çok önem veren Emin Ağa, bir çift domuz kulağı getirene bir kıyye barut vermek sureti ile bu hayvanların neslini tüketmiştir.

Derebeylere ait Çavuşlu'daki konağın ikinci bir defa daha yakıldığı bilinmekte fakat sebebi öğrenilememiştir. 1838 yılında genel bir nüfus sayımı yapılmıştır. Bu sayımda da halk kadınların yazılmasına itiraz etmişlerdir. 1879 yılında Görele tekrar kaza oldu.

Görele, ilçe olduğu zamanlarda Çavuşlu'ya nisbetle pek gelişmiş değildi. Bu günkü T.C. Ziraat Bankası'nın yerinde bulunan bir medrese, Eski Cami ve doğusundaki blokun olduğu yerdeki ikinci medrese ile Eski ve Yeni Camilerle bunların arasına kümelenmiş olan ahşap han, dükkan, fırın, mağaza ve kahvehanelerden ibaret olup, etrafta Türk, Rum ve Ermeni olmak üzere otuz kadar da mesken vardı. 1880 yılında çıkan bir yangında çarşı olan yerler tamamen kül oldu.

Görele ilçe olmadan önce yalnız kış mevsiminde pazar kurulurdu. Yazlık pazar yerleri ise önceleri Bozcaali Köyü, Çakırlı Kıranında, sonra Daylı Köyü (Gürle Kıranında) olurdu. Bugünkü Tirebolu Caddesine paralel bir bataklıktan sonra Kumyalı mahallesi ve Elevi deresinin batı taraflarında müteaddit bataklıklar vardı. Sıtma ve sivrisinek korkusu ile buralara yaklaşılmazdı. Bugünkü Hürriyet ve Bulvar caddelerinin oldukları yerler tamamen denizdi. Hükümet konağının güney batı kısmındaki dörtyol kavşağı Ermeni, onun güneyine doğru uzanan saha Rum, burada Yeni (Hasan Ağa) Camiisine kadar olan büyük saha da Türk mezarlığı idi.

Eski Görele iki kısımdan ibaretti. Esas bölüm bugünkü Görele burnu denen yerde kalenin çevresindeki kasabaydı. Burası önceleri daha çok yazlık olarak kullanılırdı. Buranın bir kilometre doğusunda bulunan Yavebolu, sonradan Yobul ve Adabük olarak anılmıştır; burası da önceleri kışlık kasaba olarak kullanılırdı. Görele Kalesi ile Yavebolu'da inkiraza uğrayınca daha doğuda Şarlı adı ile kasaba belirdi. Bu kasaba ve çevresinin halkı 1894'te Görele'den ayrılarak kısmen Trabzon merkez ilçesi ile Vakfıkebir'e bağlandı. Şarlı adı da sonradan Beşikdüzü olarak değiştirldi. 1896 yılında Trabzon ilinde görülen kolera salgını Görele'de de görüldü. Yaz mevsimine rastlayıp halkın yaylada olmasından dolayı pek az zayiatla atlatıldı.

Görele hakkında bir hüküm
 
Bu devirde de İmparatorluğun her yanından isyan, kopma parçalanma haberleri ile Kırım Harbi, doksan üç harbi adı ile bilinen Osmanlı-Rus Harbi ve Balkan Harbinin acı haberleri; her hadisenin sonu ilan edilen seferberlikle ilgili olarak, önceleri süresi belirsiz sonralarıda çok uzun süreli asker toplamalar, yiyecek, giyecek ve hayvan toplamalar insanları huzursuz etmekle beraber; bu devrede tarıma ve el sanatlarına çok önem verilmiştir.
II. Abdülhamit devrinin başlarında halk yiyecek, giyecek hususunda kendi üretimiyle geçinirken, bu devrin sonunda belirli kişiler, çarık yerine çapula; yerli şal, şayak, kendirden, pamuktan ve ipekten ürettiği dokumalar yerine acem basmaları, tokat manisaları, yabancı şayaklar; kök boyalar yerine fabrikasyonları; alışılmış olan yakacak veya tutuşturucu kav çakmak yerine kibrit; yakıtı çevreden sağlanan kandil yerine petrol lambası kullanır oldular.Bu devrin bir başka özelliği de devlet idaresinin halkın lehine doğru düzeltilmesiydi. Fakat bu tedbirler hasta adam denen ölümü beklenen İmparatorluğu kurtaracak durumda değildi.

Dünya Savaşı'nda Görele

Balkan Harbinden yeni çıkıldığı ve ekonomik sıkıntıların devam ettiği bir devirde I. Dünya Harbi beklenmedik şekilde çıkageldi.Harbin başında tuz buhranı belirdi. Deniz suyu kaynatılıp yoğunlaştırılarak tuz yerine kullanıldı. Yiyecek, giyecek ve kullanılacak çeşitli maddelerin buhranı bunu takip etti. Askerlik çağındaki erkekler cepheye gidince bütün ailenin yükü kadınlara bindi. Bu da yetmezmiş gibi Göreleli kadınlar aylarca Çanakçı yolundan Torul'a (Ardasa) sırtlarıyla cephane taşıdılar. Bu yolda birçokları şehit oldu. Deniz trafiğini Rus gambotları durdurmuştu. Bir patikadan ibaret olan karayolunu da mekkareler tutunca ulaşım çok gene güçleşti
Daha savaşın ilk aylarında Görele halkı açlıkla karşı karşıya geldi. Görele kazası ahalisinin, yemek için ihtiyaç duydukları ve Ziraat Bankası'ndan dağıtılmasını talep ettikleri 15.000 kilo mısır, Ziraat Bankası kanununun buna müsait olmaması sebebiyle yerine getirilememişti. Ziraat Bankası Umum Müdür Muavini Refik Bey, Görele'nin istediği yardıma bankanın mevzuatının uygun olmadığını 29 Nisan 1331'de (12 Mayıs 1915) Dahiliye Nezareti'ne bildirdi. Zaman geçtikçe durum daha da kötüleşti. Trabzon valisi, Görele Kaymakamlığı'ndan gelen 15 Teşrin-i Evvel 1331 (28 Ekim 1915) tarihli bir yazıya cevaben, muhtaç olanlar, askeri rütbeliler ve Müslüman muhacirlerin iaşe ve tedavisi için hiç bir şekilde tahsisat bulunmadığı tebliğ etti (28 Teşrin-i sani 1331/11 Aralık 1915). Ayrıca, Görele Kaymakamlığı, Müdafaa-ı Milliye'ce muhtaçlara yardım edilemeyeceğini anlamıştı. Böylece hem halk, hem de bölgedeki diğer muhtaçlar büyük bir çaresizlik içinde kaldılar Rus orduları Türk topraklarında ilerlemeye başlayınca tekrar ve son muhacir akımı başladı. Teşkilatsızlık, bilgisizlik ve yer yer baş gösteren kolera salgınları, aç ve çıplak olan halkı, ana baba gününe dönmüş olan yollarda kırıp bitiriyordu. 1916 yılında düşman Trabzon'a gelmişti. Düşman savaş gemileri ile topçuları muhacirleri zaman zaman perişan ediyor, terk edilen çocuklar da düşman süvarilerinin atlarının ayakları altında can veriyordu. Kahraman Tonyalılar düşmanı bir müddet duraklatınca, göçe hazırlanan Göreleliler biraz sevindiler.1916 yılının Ramazan ayı idi ki Temmuz ayına isabet eder, düşman tekrar bütün hıncıyla ilerlemeye başladı. Sadece yollar değil, deniz kenarları, dere kenarları, aç susuz, hasta mahşeri bir kalabalığın, aynı dertleri paylaşan hayvanların, yaralı askerlerin feryatlarıyla göklere kadar inliyor, vadilerde seller gibi yankılar yapıyordu. Bu hengameyi yaklaşan düşman askerlerin silah sesleri, kurşunlu kamçılar gibi yürekleri dövüyor, başlardan aşağı kaynar sular gibi dökülüyordu. Bir mezar sessizliğini andıran bir anlık duraklamadan sonra ölü benizli insanlar, titrek vücutları, kuruyan boğazlarında düğümlenen hıçkırıkları ve sarsılan bacaklarıyla biraz daha yol almaya çalışıyor. Bu defa düşman gemileri toplarını onlara doğru çevirip, bazen de sağa sola birkaç mermi atarak, bu bitkin insanların ızdıraplarına ızdıraplar katarak alay ediyordu. Ruslar'ın karşısında direnmeye çalışan Türk birlikleri, 20 Temmuz 1916'da Vakfıkebir deresi gerisine çekildiler. Rusların 21 Temmuz'da Fol'a girmesi üzerine Türk kuvvetleri Çavuşlu deresine, 2 Ağustos'ta Görele'ye, 24 Ağustos'ta da Çanakçı deresi boyuna çekilmek zorunda kaldılar. Türk kuvvetleri 30 Ağustos'da karşı taarruzla Görele'ye kadar ilerlediler ise de, Ruslar'ın taarruzu ile 21 Ekim'de Harşit deresi boyuna çekildiler ve burada cephe tuttular.

Hüseyin Hüsnü Durukan, savaş anılarını şöyle anlatıyor

Kayıkları olanlar geceleri ve kıyıyı takip ederek gittiklerinden biraz olsun rahattılar. Fakat karada giden yüzbinlerin hali haraptı. Temmuz sıcağının düşmanla yarış edecesine iyice bastırdığı bir gündü, Ramazanın arifeden bir önceki günüydü, düşman gemilerinin kara yılanlar gibi uzanan namluları alevler kusup yeri göğü inleterek Eynesil çevresindeki birkaç nesneyi hallaç pamuğu gibi atıyordu. Bu gece düşman askerlerinin alev kusan namluları mel'un salvolarıyla, Göreleliler tarafından korku, heyecan ve buruklukla seyredilmişti. O gün öğleye doğru biri katır, diğeri at sırtında iki kişi o mahşeri kalabalığın içinde göründü. Çavuşlu mezarlığının kuzeybatı köşesindeki ulu çınara arkasını dayayarak, doğuya yöneldiler. Katırdaki heybetli ve vatansever bir asker olan Hacı Hamdi Paşa, atlı da yaveri idi. Paşa bir iki yutkundu, belli ki konuşmak istediği sözler boğazında düğümleniyordu. Birden: "Nereye gidiyorsunuz? Sahibiniz kimdir?" dedi. Belli ki teessürü konuşmasına imkan vermiyordu. On binlerin dikkatten taş kesilen ölüm sessizliği içinde yavaşça hayvanlarını batıya doğru sürdüler. Sanki yeryüzünün deniz gibi dalgalandığını andıran bir kımıldanış, kuruyan dudaklardan, titreyen vücutlardan son bir davranışla acı ve buruk feryatlar, gene göklere kadar yükselip, obuzlara, denizlere doğru yayıldı. Bir ateşin kalıntılarındaki kıvılcımlar gibi son ümitlerde söndü. Ramazan arifesi, 25 Temmuz 1916 günü, Çavuşlu ve çevresinin halkı ekseriyetle göç etti. 26 Temmuz 1916 Şeker Bayramı'nın birinci günüydü. Düşman Eynesil'i çoktan geçmiş, her an Çavuşlu'da bekleniyordu.

Bir grup insan sabah ve bayram namazına gelmişti. Endişe ve ümitsizlik sonsuzdu. Bir gözetleyici dikip camiye girdiler. Buz gibi olmuştu hava, cendere gibi sıkıyordu onları caminin duvarları. Birisi hıçkırıklar arasında, kesik kesik, ciğerlere bıçak sokulan ezan-ı muhammediyeyi okudu. Takırdayan ve gümbürdüyen silah seslerinin derinden yankılar yaptığı bir anda, ölüm korkusu ile dehşet içinde namaz kılındı. Dışarı çıkıldı. Henüz düşman Çavuşlu deresini geçmemişti. Avukat Kurtoğlu Fehmi ile tüccardan Hüsnü Kalafat'ın başkanlığında bir kısım halk toplanarak, gidip düşman kumandasına teslim olmaya karar verdiler. Öğleye doğru kalabalık arttı. Elebaşılar öne geçti, sıra olundu ve önde beyaz bayrak taşıyan birinin arkasından yüründü. Henüz Çavuşlu deresine gelmişlerdi ki, yola oturmuş üç asker onları karşıladı. Birbiri ardına: "Bir parça ekmek... bir cıgara… birkaç kuruş harçlık…" sözleri işitildi. (Bu askerlerden biri Kurtuluş Savaşına'da katılmıştır.) Alınlarında vatana ihanet damgası taşımıyorlardı. Fakat aç susuz, bitkin ve belki de yaralıydılar. O sürüden kimsecikler onlara dönüp bakmadı.

Bu grup Aralık mahallesi yakınlarında düşman kumandanına teslim oldu. Asker ve silahlı kişiler bulunmadığını beyanla, hemşerileri adına Çavuşlu'yu da teslim ettiklerini bildirdiler. Düşman kumandanı pek sevindi. Gösteri taburuna merasimle Çavuşlu'ya girmelerini emretti. O gösteri taburu henüz Çavuşlu deresinin karşısına düzlüğe gelmişti ki; az önce avuç açan o üç kahraman damarlarındaki Türk kanı birden taştı, çoştu, fırtına oldu sarstı, yağmur oldu ıslattı, sis oldu örttü, sel oldu sürüp götürdü.

Hemen oradaki bir çukurdan ecel yağdırdılar düşmana. Biraz daha yukardan bir grubun ateş fırtınası onları destekledi. Düşmanın ateş salvolarına karşı bizim taraf tek tek atıp hedeflerini piyonlar gibi yuvarlıyorlardı. Bir zaman sonra bizim taraf sustu anlaşılan atılacak mermileri kalmamıştı. Düşman askerleri geri dönüp kaçışırlarken arkalarında, kütük yığınları gibi leşler, göl gibi kan, kıpkızıl kan akan bir derede bıraktılar.

Beklenmedik haber düşman kumandanına ulaşmakta gecikmedi. Az önce bağrına basıp kendinden saydıklarının birer hain olduklarını anlamıştı. Şimdi küplere binme sırası ona gelmişti. O Allah'ın mübarek Şeker Bayramı günü Çavuşlu'yu işgal ettirip, Çavuşlu deresinin doğusundaki tepelere yüzlerce siper kazdırdı. Önüne geleni toplattırıyordu. Bunlardan bazıları ihtiyar ve çocuktur diye salıverdi.

Çavuşlu'yu teslime giden o altmış dokuz kişilik grup, bir rivayete göre hemen; diğer bir rivayete göre ki, bu daha akla yakındır: Düşman onlarla, topladığı diğer esirleri halatlarla birbirine bağlayarak Eynesil'den, Dizgine ve Enişdibi denen yerlere doğru top çektirir. Hepsi yediyüz kişidirler. Hayvanlar gibi halatlarla birbirine bağlayıp topa koştuğu bu adamlardan, böylece on beş gün çalıştırarak hıncını alamaz. Onları Beyli mahallesinde Kısık denen yere getirir. Kuma doğru uzun iki çukur açtırır. İki sıra eder, önlerine birer mitralyöz yerleştirir. Tedbir tamdır, nöbetçiler kimseyi kıpırdatmazlar. Önce birinci sıranın mitralyözü gırlar, herkes az önce kazdığı çukuru doldururken karşı sıradan biri, şimşek gibi dalar onların arasına, onun da ötekilerle birlikte üstünü kumla örterler. İkinci sıranın en arkasındaki yıldırım gibi dalar derenin içine yukarı, düşman kurşunları ona ulaşamaz. Arkada kalan ikinci sıra öncekilerin akıbetine uğrar. Düşman çekilip gidince, canlı olarak kuma gömülen genç de çıkar kaçar. O gece müthiş bir fırtına çıkar, sanki gökler düşmandan intikam alırcasına, yeryüzü sarsılır. Denizin kabaran dalgaları düşmanın kuma gizlediği yüzlerce ölüyü teşhir edercesine serer kumlara doğru. Haber kısa zamanda etrafa yayılır. Gözü yaşlı öksüz yavrular, bağrı yanık analar ölülerini seçip tekrar o kumlara gömerler.

Bu olayı yıllarca önce o iki kurtuluşa erişen kahramanın anlattığı kişilerden dinledim. İsimlerini yazdığım listeyi kaybetmiş olmama rağmen o devri ve olayı bilen herkes gibi ben de anlattığım şekilde gerçekliğine inanmaktayım. 

Ramazan Bayramının birinci günü Çavuşlu'ya giren düşman, gece kasabayı bir uçtan öbür uca tutuşturdu. İki yıldır depolara dolup satılamayan fındıklar müthiş bir alev ve dumanla, durgun bir havada göklere doğru mantar gibi bir sütunla yirmidört saat yandı. Düşman bununla da hıncını alamadı. Rastladığı erkekleri ya süngüledi ya da kafasını kılıçla kesti. Mala, namusa da saldırıyordu. İnekleri tavukları kesip yerken, öte tarafta kadınlara saldırıyordu o menfur emelleri için. Bir yerde on tane kadar kızı toplayıp kumandana götürürken, ismini açıklamam sakıncalı olan bir kadın hayatı pahasına, düşman askerlerinin elinden bu kızları kurtardı. Çavuşlu bu kadardı da Görele nasıldı?

Bayramın ikinci günü düşmanlar Görele'deydi. Düşman hıncını alamamıştı, fakat Türklere burada, onlardan daha çok düşman davranan Ermeni asıllı Rus askerleriydi. O gün sokakta ve kahvede rastladıkları pek çok kişiyi öldürdüler. Çevreden ve muhacirlerden topladıkları yüzlerce kişiyi bugünkü ortaokulun yanına kum başına dizdiler. Bir Rus gambotu bu sıralara doğru mitralyözlerini hedef aldı. Bu düzgün ve tam tevekkül içindeki insan yığını ölümü bekledikleri bir anda bir sandal görüldü. İçindekiler, Müftü Müştak Efendi, Ali Bilge ve Hamdi Kandazoğlu idi. Gambota çıktılar. Epey bir zaman sonra gambot hareket etti. Sandal geri döndü, bu büyük insan yığını da ölümün pençesinden kurtuldu. Kasaba böyleyken köyler kan ağlıyordu. Ermeni asıllı düşman askerleri insanları Daylı ve Karaburun köylerinde işkenceyle öldürüp, parçalayıp, teşhir ediyorlardı. Diğer yerlerdeyse öldürdüklerini gizlice gömüyorlardı. Diğer Rus askerleriyse kadınlara çok musallat oluyorlardı.

Bayramın üçüncü günü Göreleli muhacirler Tirebolu yolunda ve içindeydiler. O gün düşman Tirebolu'yu da topa tuttu. Pek çok ev yıkıldı, bir hayli ölü ve yaralı vardı. Bu defa yolda giden muhacirlere saldırdı. Karaburun-Tirebolu arasında içlerinde Görelelilerin de bulunduğu yüzden fazla erkek vatandaşımızı kurşuna dizdi.

Düşman Görele'ye girdiği zaman halk üç ayrı fikre sahipti. Ekseriyet göç etmeye, bir gurup yerlerini terk etmemeye, diğer gurupsa doğup büyüdükleri yerleri kanlarının son damlasına kadar savunmaya kararlıydılar. Çeteci denen bu sonuncu grubun kahramanları, bir buçuk sene düşmana kan kusturup, destanlar yarattılar. Ötekiler de fikirlerini uyguladılar.

Bu çeteciler işin başında on kişi idiler:
Kakaliçoğlu Abdülmuttalip
Kakaliçoğlu İsmail
Çakır Çavuş
Çakır Çoban
Cinoğlu Ali Osman
Bayıroğlu Hüseyin
Çürükvelioğlu Ali
Çürükvelioğlu Mustafa
Seyisoğlu Ömer
Hıdıroğlu Tıp Osman
Dursun Çavuş

Daha düşmanın Görele'ye girdiği gün akşamı bu gurup düşman kumandanını kaçırmaya karar verir. Abdülmuttalip Efendi olayı şöyle anlatır: "Eski Belediye binasında bulunan düşman kumandanının etrafını sardık; ben en öndeydim. Kapıda bir nöbetçi vardı. İçerde Fazlı Efendi ile kumandan yüksek sesle konuşuyordu. Dayan Fazlı Efendi dayan diye bastım narayı. O anda arkamıza bir düşman deniz uçağı indi. Bu defa uçağı yakalamaya döndük. Uçak kaçtı, düşman askerleri de koşuşarak binanın etrafını tuttukları için gayemize erişemedik. Tam bir buçuk sene düşmanla savaştık. O bizi, biz onu takip ediyorduk. O bizi kıstırınca zayiat vermiyorduk. Bizse ona durmadan baskın yapıp köylere çıkarmıyorduk."

Halkın çetelere güveni artmıştı. Görele tarafında Kodakoğlu Halil, Eynesil'de Cebecioğlu Deli Bilal çeteleri kurulmuştu. 1917 yılında düşman tam bir tacizlik içinde bulunuyordu.

Bir de Topkaraoğlu Hüseyin'in hatırasını dinleyelim: İşgal günlerinde Ruslar halkı boğaz tokluğuna denecek kadar düşük bir ücretle inşaat işlerinde ve yük taşımada kullandılar. Bu devrede had safhada olan ekonomik buhranın acısı halka esaretin acısını unutturdu.

1917 yılının sonlarında Rus askerleri arasında itaatsizlik gözle görülecek duruma gelmişti. Bunun ardından ikiye bölündükleri ve çekilecekleri haberleri de yayınladı.

İşgal günlerinde Ermeni asıllı Rus askerlerinin saldırganlıklarına diyecek yoktu. Çocuk, kadın, ihtiyar demeden, saldırmaya mal, can, namus, arıyorlardı. Artan şikayetlerden dolayı Ruslar bu işi önlemeye çalıştılar. Bir de yerli Rumlar vardı. Önceleri o kara günlerimize sevinmekle beraber bize saldırmıyorlardı. Sonradan Torul'dan gelen Çemberlioğlu Kör Vasil, Ermenilerle işbirliği yapıp halkın malına, canına, namusuna saldırınca onlar da tutumlarını değiştirip, Türkleri hor ve hakir görür oldular.

İşgalin son aylarında çeteler yıpratma hareketlerini artırdılar. Yeniköy'de bir baskın düzenlediler. 1918 yılının Ocak aylarında Rus askerleri ikiye bölünmüştü. İlçelerde bulunan Tatarların anlattıklarına göre kaçanlar da vardı. Çeteler haberi aldılar. Ellerinden geldiği kadar düşmanı imha edeceklerdi. Ocak ayının sonuna doğru Ruslar ağırlıklarını Görele'ye, topladılar. Bir kısım askerleri inşa ettirmiş oldukları geniş kara yolu ile geri dönerken diğerleri Görele'ye gelen üç gemiye taşınmaya başladı.

O gece çeteler Görele'ye büyük çapta bir baskın yaptılar. Gemiler iskeleden ayrıldı. Askerlerin bir kısmı karadan kaçışmaya başladılar. Hayvanlarının hepsi ağırlıkların bir kısmı (savaş malzemesi) Görele'de kaldı. Kaçan Rus askerlerini Görele burnu denen yerde, Eynesilli Çeteler yakalayıp hakladılar. Bunun arkasından Türk askerleri Görele'ye geldiler.

Biraz da cepheden bahsedelim: Rus askerleri esaslı bir mukavemete rastlamadan Görele'den Harşıt'a kadar ilerlediler. Bizimkilerse sayıları bir bölük bile tutmaktan uzak bir halde; biri Beyazıt-Kırıklı hattından, diğeri sahilden Harşit çayına kadar çekilip cephe tuttular. Ekseriyeti gönüllülerden meydana gelen asker sayısı artırıldı. Soba borularına top süsü verilerek kazılan siperlere yerleştirildi. Eldeki tek top çeşitli yerlere götürülerek ateşlendi. Böylece fazla gösterildi. Burada büyük muharebeler oldu. Her defasında Ruslar büyük zayiat verdi. Artık tutunamayacaklarını onlar da anlamışlardı. Düşman yıpranmıştı. Birde aralarında, ikilik çıkınca taarruz sırası bize geldi. Tam bu sırada Rusların Kafkas ordusu lağvedildi. 18 Aralık 1917'de Erzincan'da Ruslarla bir mütareke imzalandı. Rusların bıraktığı boşluğu Ermeni taburları doldurup, Türkleri kitle halinde imha ettiği sırada, Vehip Paşa komutasındaki III. Ordu birlikleri altı koldan, Bitlis'ten Tirebolu'ya kadar harekete geçti. 13 Şubat 1918'de düşman Görele'den kesin olarak kovulmuştu. Ayhan Yüksel, Görele'nin Kurtuluşunu "Savaş Yıllarında Giresun" adlı yazısında şöyle anlatmaktadır:
13 Şubat 1918 günü Görele'de yönetimi bir Jandarma Üsteğmeni üzerine almış bulunuyordu. Görelenin kurtuluş haberi, Ordu ve Çarşamba dolaylarına göçmüş olan Görelelileri sevindirdi . Derhal geri geldiler. Gelenler gidenlerin yarısı bile olmaktan çok uzaktı. Ekseriyeti açlık ve koleradan ölmüşlerdi. Gerçekte Ordu ve Çarşamba çevresi halkı muhacirlere çok iyi davranmışlardı. Fazlasıyla yardım etmişti; fakat takatları bu kadarına yetmemişti. Dönen göçmenlerin bir kısmının evleri kasten yakılıp yıkılmıştı. Ne yiyecek vardı, ne de giyecek. O yıl bir de korkunç İspanyol Nezlesi salgını başladı. Binlerce insan ölüp gitti.




0 Yorum - Yorum Yaz
Site Bilgileri

Site İsmi: http://www.unlucedevge.com

Kuruluş Amacı:
 
1-Yöresel olarak Köyümüzü ve Görele'yi tanıtmak. 

2-Köyümüzün sorunlarını belirleyerek elbirliği ile çözüm yolları aramak.

3-Köyümüzde ve gurbette bulunan hemşerilerimizi bir vesileyle (köy hayrı, köy pikniği,vs) bir araya getirerek eski ve yeni nesil arasındaki irtibat kopukluğunu gidermek, hemşerilerimizin birlik ve beraberliğini sağlayarak kaynaşmalarını başarabilmek.

Kuruluş Tarihi: Temmuz 2008

İletişim: Coşkun ÖNER unlucedevge@hotmail.com

Telefon: 05052734101 

Katkıda Bulunanlar - Faydalanılanlar:

1-gorele.gen.tr,gorele.bel.tr, goreleses.com, gorele.com.tr, gorelegazetesi.com, gorelehurses.com web sitelerine katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.
2-Arif KÜLAH (Galeri ve Yaşananlar-Hatıralar sayfalarına katkılarından, ayrıca diğer desteklerinden dolayı kendisine teşekkür ediyorum.) 
3-Yakup GÜLŞEN (Tüm katkıları için kendisine teşekkür ediyorum.) 
4-Mustafa DOBU (Galeri sayfasına katkısından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.) 
5-Taner ÇIKIT (Galeri sayfasına katkısından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.) 
6-Nazmi USTA (Galeri sayfasına katkısından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.) 
7-Hakan KİRMAN (Galeri sayfasına katkısından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.)
8-Özer Salih ÖNER (Yazıları ve galeri sayfasına katkısından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.)
9-Beytullah GÜLŞEN(Yazıları ve galeri 9ayfasına katkısından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.)
10-Şenol YILMAZ(Yazıları ve galeri sayfasına katkısından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.)
11-Yusuf ÖNER (Yazıları ve galeri sayfasına katkısından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.)
12-Mehmet HACIHASANOĞLU(Yazıları ve galeri sayfasına katkısından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.)
13-Fahri TOK(Yazıları ve galeri sayfasına katkısından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.)
14-Feride ÇIKIT ENGİN(Yazılarından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.)



2 Yorum - Yorum Yaz
DESTEKLERİNİZİ BEKLİYORUZ...

Hemen hepimizin bir köyü vardır. Bazıları için yaşamdır halen köyleri, evidir, tarlasıdır, ağaçlarıdır, hayvanlarıdır. Bazılarımız içinse sadece küçükken ağaçlardan meyve çalma ve hatırda kalan bir kaç anıdan ibarettir köyleri. Bazılarımız için anne, babadır, buğulu özlem dolu bir hatıradır köy. Bazılarımızın belki hiç köyü olmamıştır, bazılarımız hiç gitmemiştir. Ama hepimizin bir köyü vardır, ya da kendimizi ait hissettiğimiz bir yeri.



 
Görelemizden, Ünlücemizden kendi veya büyüklerinin ayrılmasıyla Türkiye veya Dünyanın değişik yerlerinde yaşayan hemşerilerimizin ortak noktası elbette ki memlekettir. Belki yıllarca memleketinden,köylülerinden ayrı kalmış hemşerilerimiz bir vesileyle sitemizi ziyaret eder ve yıllarca görmediği, göremediği, gitmeye, selam göndermeye dahi fırsat bulamadığı yakınlarını görür ve sitemiz vasıtasıyla irtibat kurar, hasret giderir.     

Sevgili hemşerilerim; Sizden ricamız, köyümüzle ilgili elinizde ne varsa göndermenizdir. Gönderin ki yayınlayalım. Eski ve yeni fotoğrafları, köyden ve gurbetteki köylülerimizden haberleri, düğün, nişan, vefat haberlerini, askerde bulunan gençlerimizin bilgilerini, yaşananları, hatıraları bize ulaştırın herkesle paylaşalım.

İletişim İçin; unlucedevge@hotmail.com 



1 Yorum - Yorum Yaz

Amacımız İlk Meyvelerini Vermeye Başladı. Gurbetteki Hemşerilerimizi Buluşturmanın Mutluluğunu Yaşıyoruz..

2008 yılının Temmuz ayında biraz merak, biraz heves ama en önemlisi gurbette bulunmamızdan dolayı memleket özlemi çekmemiz nedeniyle bu siteyi açtığımızda tabiiki bir amacımız, daha doğrusu  amaçlarımız vardı. Sitemizin amaçları sayfasında belirttiğimiz gibi bu amaçlarımızdan biri de gurbette, belki aynı ilde - ilçede - mahallede  birbirinden habersiz yaşamlarını devam ettiren hemşerilerimizi gerekirse tanıştırmak ve bir araya getirebilmekti. Şimdi bu amacımıza ulaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

İzmir Karşıyaka Anadolu Lisesinde Müdür Yardımcısı olarak görev yapan Adem KİRMAN ile yine aynı ilçede ikamet eden ve inşaat taşeronluğu yapan hemşerimiz Cumhur ULUKÖY sitemiz aracılığıyla bir araya geldiler ve hasret giderdiler. Uzun süreden beri birbirlerine yakın mesafede yaşamlarını sürdürmelerine rağmen  birbirlerinden habersiz olan hemşerilerimize bundan sonraki yaşamlarında sağlık ve mutluluklar diliyor, gurbette buluşturduğumuz hemşerilerimizin sayısının artmasını umuyoruz.


Gurbette Hasretle Kucaklaştık..
Tarih   : 09.03.2010

Bir vesileyle Ankara'da bulunduğumuz çok yakın bir tarihte Kazan Belediyesi Muhasebe Servisinde görev yapan hemşerimiz Beytullah GÜLŞEN' i ziyaret ettik. Çok uzun bir süredir kendisiyle görüşemediğimiz hemşerimizin sıcak ilgisi ve misafirliğine şahit olduk. Yanında misafir olarak bulunduğumuz birkaç saatte geçmişte yaşananlardan, köyün sorunlarından ve köyle  ilgili yapılabileceklerden bahsettik, bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim hemşerimiz bize sağolsun meşhur Kazan kavurmasını da tattırdı.

Ben şahsen kendisiyle geçirdiğim bir kaç saatten çok büyük bir haz ve mutluluk duydum. Kendisine bize gösterdiği yakın ilgi ve alaka için teşekkür ediyor, bundan sonraki yaşamında sağlıklı uzun ömürler diliyoruz.



 



0 Yorum - Yorum Yaz
          CENNET MEMLEKETİMİN ŞAİRLERİNDEN MEMLEKET ŞİİRLERİ...

Görelem

Görele Öyküsüyle, Rahat Etsin, Liyakatlı Erler
Ölenlere dua okusun, büyük, kücük, bütün, diller
Rahat uyu şehidim, unutmadı sizi geride kalan kalpler 
En derin duygularla yad edecek seni canı gönülden sevenler
Lakin gafletde olanlar bilemez senin değerini kıymetini
En iyi bilenler onlardır; ayrı düşenler, çekerler hasretini 

Görelem Kurtuluşun muhteşemdi imanlı cengaverlerle
Ölene denk mücadele etdiler, cenabetleri, temizlemekle
Rahatlık aramadılar, torunlarımız rahat olsun o bize yeter
En büyük kaygıları idi 
islamsız esaret her şeyden beter
Lakin biz kıymetini bilemedik senin, çıktık gurbet ellere
Evet, dertliyiz, çok arıyoruz, hasretiz, o 
güzelim yerlere 

Görmeden görelem canlı 
gözle seni, inan kolay olmuyor
Öyleki resimlere baksam, hasretim hiçmi hiç sona ermiyor
Rüyalarıma giriyorsun, geri dönmekse baska bir arzu, b
aşka bir hasret
En derin duygularımla yazdım bu satırları, buluşmamız belki kısmet
Leziz meyve, balık tadını Görelemdeki gibi, her yerde bulamadım
El diyarında ben acizhane, hiç Görelem“deki gibi rahat olamadım

Gidib görsünler duyan duymayan tüm 
insanlar. Göreleyi tanısınlar
Öyle 
güzel yaratmış Rabbim, deniz, dere, yaylalar, soğuk suya kansınlar
Rıhtımından eser rüzgar, dağlarında sis ve kar, çok hoşdur Görelede bahar… 
E
güzel, pide, dondurma, burda yapılır. Kemençeyi duyan horona katılır.
Lüzumlu, sepet, şelek, fındık için örülür. Sis ve haç dağı her yerden görülür
Engebelli yolları, yamaclar yanyana, çok fazladır köyleri, Görelem hayranım sana


Yakup Gülşen

15.03.2010 
Bu Şiirimi Hastanede kaldığım 
zaman yazmıştım. Birden kendimde vatan hasreti oluşup kaleme almıştım.
Erlangen Ünüversite Hastanesi 

Saat 17:02 Almanya
 
Köyüm
Önce hepinize bolca selam
Yazalım dedik bir iki kelam
Maddi Manevi yardım eder
Ünlüce Devgeye layık olan

Tabi cıktık Göreleden yola
Baktık biraz sağa sola
Toz duman oldu her taraf
Niye asfalt dökmediler yola

Köyün girişinde Koç ailesi
Görülüyor ordan hac tepesi
Tanımadığım çok çocuk var
Aceb bunlar kimin nesi


 Vardık şimdi Osman gırana
Korna çaldık oturanlara
Merakla bakıyordu hepsi
Kendimi tanıttım soranlara

İleride geliyor Muratlı
Gecelim ordan süratlı
Evler birbirine çok yakın
Çoğuda iki katlı

 Aşağıda var Değmen yanı
Görmek isteriz Vatanı
Unutmadım ben Atamı
Dualarla yad ediyoruz yatanı


Devgede oynardık maçı
Ayrı düşmek çok acı
Çoğu göç etmiş köyden
Birbirimize kaldık yabancı

Caminin üstü sofrakale
Fındıklar gitti hep sele
Akrabalarımızı aramaz olduk
Niye düştük biz bu hale

Az ileride sülale Haccak
Buraya kadar geldik ancak
Muhtara selam söyleyin
Cok iş var köyde yapılacak

 Adım Yakup soy ismim Gülşen
İster ağla ister ol şen
Tebrikler geliyor bana
Hayırlı olsun İnternet Köşen 

Yakup Gülşen 22.04.2009 Almanya




 
 
Koca Seyit
(Çanakkale Savaşları Şiiri)
Balkan Savaşlarında yenilince ordumuz,
Talihin kara dumanıyla örtüldü yurdumuz.
Toplandı bir araya küme küme düşmanlar,
Koca Osmanlı’yı masada paylaştılar.
Köyünde yaylasında oturan yaşlı analar,
Yurt elden gidiyor diye dövünüp ağlaştılar.
 
Yeniden cihan devleti olmak ne güzel düştü,
Kahraman milletimin yüreğine savaş ateşi düştü.
Çanakkale’de yedi düvelle dövüşürken ordu,
Koca Seyit otağını Mecidiye’de kurdu.
Koşup geldiler ana yavrusu kınalı kuzular,
Şanla şerefle yazıldı alınlarına yazılar.




Askerlik senin şanındır, ey Türk oğlu Türk!
Sendeki iman, sendeki yürek ezelden büyük…
Düşman gemileri sıra sıra girerken boğaza,
Çarptı birkaçı Nusrat’ın döşediği mayına.
Boş durmuyor düşman atıyor gülle üstüne gülle,
Uğurlanıyor Mehmetler; tekbirle, kandan gülle…
Kaldı ayakta Koca Seyit’le Niğdeli arkadaşı,
İlerliyor bata çıka düşmanın tayfası.

Gitmez bu savaş böyle körü körüne,
Can alıcı darbeyi vurmalı Ocean'ın böğrüne.
Parçalandı topun vinci, yatıyor yerde bir mermi,
Takıldı kaldı mermide Seyit’in gözleri.
Az değildi; iki yüz yetmiş altı kiloydu bu.
Şöyle bir tarttı; birleşti bütün gücüyle ruhu.
“Ya Allah! Ya Bismillah!” Seyit’in dilinde,
Mermi yumuşadı pamuk oldu Seyit’in elinde.
Sonra Anka kuşu oldu uçtu göğü yara yara,
Olanca gücüyle çarptı çelikten duvara.




 İngiliz zırhlısı batıyor, almış kalbinden yara,
Düşmana artık ne deniz yol olur ne kara.
Batarya komutanı öptü onu alnından,
Onbaşılık verdi karınca kararıncadan.
Gazi Kemal Paşa duydu Seyit’in ününü,
İşte böyle olur dedi Türk’ün savaşla düğünü !..

Selam sana Samsun ! Selam sana Ankara !
Selam Dumlupınar’a! Selam Havran’a !
Selam çam kokulu yayla topraklarına !
Selam sana Koca Seyit ; selam Mehmet’im !
Kadir kıymet biliriz elbet biz de,
Koca koca Seyitler yatar şanlı tarihimizde.
Şehitlik, Koca Seyit için en güzel düştü,
Balkan’da, Çanakkale’de, Dumlupınar’da,
Gazi Seyit,Türkiye'min gönlüne düştü...

Ahmet TOK
 
Özledim Seni Görelem
Çocukluğumu çocukluk yapan sendin,
Bana manevi
tadı yaşatan sendin,
Bir yanında yeşilini,bir yanında mavini gösterirdin,
Özledim seni Görele’m.

Hiç aklımdan çıkmadın ben hep seni arıyorum,
Elbet bir gün kavuşurum diyerek kendimi avutuyorum,
Geleceğim güne kadar nasıl dayanırım bilmiyorum,
Özledim seni Görele’m.



Nerede görsem yeşille maviyi yan yana,
Hep özlemle sen düşersin aklıma,
Dayanamıyorum artık al beni de yanına,
Özledim seni Görele’m.

Rüyalarım seninle doldu,taştı,
Her uyanışımda gözümden yaşlar damlardı,
Söyle kavuşmamıza ne kadar kaldı,
Özledim seni Görele’m.



 
Geldi yine yaz mevsimi,düştün aklıma,
Oysa ki ben düşmüşüm yabancılar diyarına,
Bu son sesleniş artık eriyorum muradıma,
Özledim seni Görele’m.

Bir heyecanla bindim otobüse arkama bakmadan,
Ben geliyorum Görele’m artık uyan,
Denizinle bin bir ton yeşiline kurban olam,
Özledim seni Görele’m.



Sonunda geldim beklediğim yere,
Hiç değişmemişsin kurban olayım mavinle,yeşiline
Sarılalım birbirimize,bağlanalım gönülden gönül’e,
Özlediğim,hasret kaldığım Cennet Görele’m.

Oğuzhan KILIÇARSLAN
 
ÖZLEDİM YİNE  
 
Dağları, taşları, uçan kuşları  
Sis dağından esen ılık rüzgârı
Ipıl, ıpıl yağan o beyaz karı.
Özledim yine.
Geçtiğim köprüyü yürüdüğüm yolu
Öküz oğlunda kuyudan içtiğim suyu
Köyün o havsında uyuduğum uykuyu.
Özledim Yine.
Çağlayan derenin akışını 
Gülde öten kuşun güzel sesini
Annemin ensemdeki o nefesini
Özledim yine.
Çocukluk yıllarımdaki anıları
İçtiğim o güzel sularını
Özledim Yine.
Halim gilin suyunu, Âşık pınarı
Konak düzündeki ulu çınarı
Özledim Yine. 
Beytullahım derki kaldık gurbette
Birgün döneceğiz biz elbette
Çamın dibinde içtiğim soğuk şerbete
İmam Gilin suyunun tadını  özledim.
 23.02.2011
Beytullah Gülşen



0 Yorum - Yorum Yaz
KÖYÜMÜZÜN YETİŞTİRDİĞİ ŞAHSİYETLER
SIRALAMA ALFABETİK OLARAK YAPILMIŞTIR


FOTOĞRAF ADI VE SOYADI    ÇALIŞTIĞI KURUM ÜNVANIGÖREV YERİ
 ADEM Kİ RMAN
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
ÖĞRETMEN
MÜDÜR
YARDIMCISI
İZMİR
KARŞIYAKA
ANADOLU
LİSESİ
 AHMET TOK
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
ÖĞRETMEN
ŞAİR
İSTANBUL KADIKÖY FENERBAHÇE ANADOLU
LİSESİ
 ALİ BOZKURT
TRT TÜRKİYE
RADYO TELEVİZYON KURUMU
PRODÜKTÖR
YAPIMCI
YÖNETMEN
TRT ANKARA TELEVİZYON MÜDÜRLÜĞÜ
YAPIM KOORDİNATÖRLÜĞÜ
MÜZİK EĞLENCE
MÜDÜRLÜĞÜ
ALİ ÖNER
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
SINIF
ÖĞRETMENİ
 
GÖRELE
ZİYA OKAY
İLKÖĞRETİM
OKULU
 
AYDIN KİRMANFENERBAHÇE SPOR KULÜBÜFENERİUM GENEL MÜDÜRÜ
KADIKÖY İSTANBUL
AYDIN USTA
CİNER
GROUP
 

JEOLOJİ
MÜH.

KONYA
BEYTULLAH ÇIKIT
ÇANAKKALE
GESTAŞ DENİZ
ULAŞIM A.Ş.
 
GEMİ
KAPTANI
LAPSEKİ
FERİBOTU
ÇANAKKALE
BEYTULLAH GÜLŞEN
ANKARA
KAZAN BELEDİYESİ
MUHASEBECİ
KAZAN BELEDİYESİ
COŞKUN ÖNEREMNİYET
GENEL
MÜDÜRLÜĞÜ
POLİSORDU İL
EMNİYET
MÜDÜRLÜĞÜ
 DOĞAN SABRİ TOKK.T.Ü FARABİ HASTANESİDOKTORK.T.Ü FARABİ HASTANESİ
ÜROLOJİ BÖLÜMÜ
 FAHRİ TOK
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
SINIF
ÖĞRETMENİ
 
ZEYTİNBURNU
REŞAT TARDU
İLKÖĞRETİM
OKULU
FAZLI ÇIKIT
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
ÖĞRETMEN
OKUL
MÜDÜRÜ
GÖRELE
LİSESİ
(EMEKLİ)

FİKRİ TOK

(MERHUM)

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
İMAM
GÜNGÖREN NERKEZ CAMİİ
(EMEKLİ-1997)
(18.10.2011 VEFAT)
KEMAL
KARAKADIOĞLU
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
ÖĞRETMEN
İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ
ÇANAKÇI İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ
MEHMET ÖNER
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
MEMUR
 
GÖRELE İLÇE
MİLLİ
EĞİTİTİM
MÜDÜRLÜĞÜ 
(EMEKLİ)
MEHMET HACIHASANOĞLUEMNİYET
GENEL
MÜDÜRLÜĞÜ
4.SINIF EMNİYET MÜDÜRÜTRABZON EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ KORUMA ŞÜBE MÜDÜRÜ
MEHMET GÜLŞENSİSTEM ALÜMİNYUM
KRAUSS-ASTEK DIŞ TİC.LTD ŞTİ
YÖTETİCİRUSYA/MOSKOVA
MEHMET İHSAN KARAKADIOĞLUTÜRKİYE ODALAR VE BORSALAR BİRLİĞİMÜDÜRGİRESUN TİCARET VE SANAYİ ODASI
(EMEKLİ)
 MEHMET TOK
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
İMAMZEYTİNBURNU KÖŞELİ CAMİİ
MURAT ÇIKIT
YURT TEKSTİL
 
İDARİ
KISIM
YÖNETİCİSİ
 
İSTANBUL
SARIYER
 
MUSTAFA DOBU
SAHİL
GÜVENLİK
KOMUTANLIĞI
 
SEYİR
KD.BÇVŞ
SAHİL GÜVENLİK
9 KOMUTANI

ANTALYA
KALKAN
SAHİL
GÜVENLİK
BOTU
(EMEKLİ)


MUSTAFA NAZLI
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
SINIF
ÖĞRETMENİ
GÖRELE
CUMHURİYET
İLKÖĞRETİM
OKULU
OSMAN KÜLAHAKBANK
T.A.Ş


ÜYE İŞYERİ
MUTABAKAT
YETKİLİSİ

 
AKBANK
OPERASYON MERKEZİ
LEVENT
İSTANBUL
ÖZCAN ÖNER
TÜRKİYE
ZİRAAT
ODALARI
BİRLİĞİ
 
ZİRAAT
ODASI
BAŞKANI
GÖRELE
ZİRAAT
ODASI
BAŞKANLIĞI
  ÖZER SALİH ÖNERAKBANK
T.A.Ş
ŞUBE
MÜDÜRÜ
İSTANBUL
YENİBOSNA
  RAHMİ HACIHASANOĞLU MALİYE
BAKANLIĞI
 İCRA MEMURUGÖRELE
MAL
MÜDÜRLÜĞÜ
 RECEP ÇIKIT
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
ÖĞRETMEN
ŞUBE
MÜDÜRÜ
MERSİN
ANAMUR
İLÇE MİLLİ
EĞİTİM
MÜDÜRLÜĞÜ
SEYHAN ÇIKIT 
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
 ÖĞRETMENBURSA
M.K.PAŞA
YUNUS EMRE İLKÖĞRETİM
OKULU
YUSUF ÖNER
MİLLİ
EĞİTİTİM
BAKANLIĞI
ÖĞRETMENİSTANBUL
 FATİH
ÇAPA
ANADOLU
ÖĞRETMEN
LİSESİ
(EMEKLİ)
 
 
ULAŞAMADIKLARIMIZDAN HABERLERİNİ BEKLİYOR,  UNUTTUKLARIMIZDAN ÖZÜR DİLİYORUZ 

DEVAM EDECEK............



0 Yorum - Yorum Yaz
KÖYÜMÜZ - KÖYLÜLERİMİZLE İLGİLİ YAŞANANLARI, ACI TATLI HATIRALARI, ANILARI PAYLAŞALIM. YENİ NESİLLERE AKTARALIM GEÇMİŞİMİZİN UNUTULMASINA İZİN VERMEYELİM. TÜM KÖYLÜLERİMİZİN KATILIMLARINI BEKLİYORUM...


Devge İlkokulu; Çocukluğumuzun en güzel yıllarının geçtiği, bizlerde acı tatlı bir sürü hatırası bulunan okulumuz. (Köyümüz çocuklarının yanı sıra çevre köylerden birçok kişinin de eğitimine vesile olmuş okulumuzun şu an ki harabe ve terk edilmiş halini görünce içim cız ediyor) Okul yıllarında bana boyumun uzunluğundan dolayı "UZUN MEHMET" (Taş kömürünü Türkiye'de ilk defa bulan kişi) kardeşim Ali’ ye çalışkanlığından dolayı “KILIÇ ALİ” yine kardeşim Ercan’ a gözünün renginden dolayı “ÇAKIR ERCAN” lakabı takmalarını, okul yıllarında hayatım boyu (İlkokuldan üniversiteye kadar) hep önüme bir problem olarak çıkan matematik dersine girmemek için Oktay AKHİSAR ile beraber Ali Hocanın odunlarını kesmeye gönüllü olduğumuzu, Rahmetli Babamın (Kazım ÖNER) yıllar boyunca yaz-kış, uzak-yakın demeden kim çağırdıysa ona enjektör (iğne-şırınga) yapmaya hiç itiraz etmeden ve karşılık beklemeden gittiğini, yine rahmetli pastacı Arif amcanın (Arif ÖNER)kendisine fındık toplamaya gittiğimiz zamanlarda gemilerde ve  pastane de geçen hayatını ve yaşadıklarını bir roman ve hikaye güzelliğinde o zamanlar da Radyo 1’ de yayınlanan ve meşhur olan arkası yarın gibi anlatmasını ve bizimde bunu merakla beklediğimizi hatırlıyorum. Bunlar aklıma ilk gelenler, devamını ve daha güzellerini sizlerden bekliyorum. 

Uğur Bilgi'den Bizim Ünlüce (Devge) ve Ünlücespor..
Tarih   : 04.06.2010

Ünlüce kendimi bileli hiç yeni tanığım bir yer olmadı. Hep tanış oldum Ünlüce ile. Çanakçı yolundan başka yolun olmadığı zamanlar daha dün gibi hatırımda. Dedeli altından ya Derekuşculu'dan Şevket amca yada Dedeli'den şöför Hasan'ın arabasında yer bulma, yoksa tabana kuvvet çarşıya gitme zamanları. Yolumuz bir, deremiz bir,çarşımız bir öyle bir bütünlük Ünlüce ile olan köklü ilişkilerimiz.
Ben bir hatıramı anlatmak istiyorum.Rahmetli Cıgıdo İsiin amca ( Hüseyin Cıkıt ) halen yüreğimde essiz,örnek bir insandır.O güzel insanın oğullarından Hikmet ise en eski Ünlüce'li arkadaşımdır.Ama İhsan Karakadıoğlu en gediklisidir,çünkü ilkokula uzanır Onunla tanışıklığımız.Lise son zamanlarımız idi.Hikmet askere gidiyordu,müthiş üzgündü,ağlıyordu hatta bizde çok üzülmüştük.O yıllarda bende Görelespor'da futbol oynuyordum,mahalli turnuvalarda da yetiştiğim Hendekbaşıspor futbolcusu idim.Bir önceki yılında şampiyonu olmuştuk.
Hikmet " Uğur'cuğum senden bir ricam olacak,ancak bu şekilde üzülmem,gözüm arkada kalmaz vb." diyerek. " Gelecek sezon Ünlücespor'da oynayacaksın ! " dedi. Benim için çok zordu bu,çünkü ben Hendekbaşında yetiştim beni spor camiasına Hendekbaşı sunmuştu.Hikmet ağır bastı,içim-kalbim mahallemde olmasına rağmen  " söz Hikmet oynayacam ! dedim.
 

 
Sonra sınıf ve sıra arkadaşım İhsan Karakadıoğlu çalışmalara başladık.Bir önceki sezondan kalan parçalı bordo mavi formalar vardı.Ama konç,şort bir dolu eksik vardı.Sonra Ünlüce'li arkadaş sayımız arttı.iyi bir ekip hazırlamamız gerekiyodu.Ama potansiyelde belli idi.Önceki turnuvadan deneyimi olan rahmetli Mehmet Haccak, ve kaleci İhsan,Halit ve Seyfullah vardı,birde amatör kümede oynayan acizane ben.İlk olarak Çavuşlu ile özel bir maç oynadık,arkadaşlarımızın bir kısmı ilk kez nizami sahada top oynuyordu.Çayda kendi aramızda top oynarken dikkat çeken bazı isimler vardı,
Hasbi,Mustafa,Haşim,Rahmi,Özer,Beytullah,Mustafa Nazlı gibi.Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa bu arkadaşlar hiç büyük sahada top oynamamıştı.Hepsinin takımda olmasını  arzu ettik.Özellikle Rahmi gelecek vaad ediyordu,benim için,O'na çok inanmıştım ve ilk özel maçtada bunu gösterdi zaten. Onun için çokta tartışmalarımız oldu arkadaşlarla, ama sonuçta Rahmi bizi mahçup etmedi.
Formamız yoktu !  sevgili İhsan ile o formanın renklerine şekline Görele lisesi 11.Ed.B sınıfının en arka sırasında karar verdik. İnanılmaz güçlüklerle formamız İstanbul'a sipariş edildi. Takim ilk maça çıkana kadar bu formaları sır gibi sakladık. Bizi herkes tipik avaraj takımı olarak görüyordu.Ç arşıda olduğum için konuşulan herşeyden haberim oluyor ama konuşmuyordum. Ancak iyi çalışan bir ekip olmuştuk. İlk maçımız Görele'nin acar topcularından olan 13 Şubat ile idi. Gerçekten iyide bir ekip idi. Ama bizde kimsede olmayan bir şey vardı  takım içinde emir komuta zinciri çok samimi işliyordu. Ben hariç bütün topcularımızda hep Ünlüce'li idi. Hiç aklıma dahi gelmez iken ilk turnuva maçında kaptanlık bandını bize abilik yapan Fazlı Çıkıt kendi eli ile koluma bağlamıştı. O gün bir sahaya çıkışımız var ki Görele seyircisi mavi beyaz forma ile çaprazlamasına sahaya çıkan  gençleri görünce şok olmuştu.İlk yarı sadece alan savunduk ve sonra kimsenin aklına dahi gelmecek şey oldu. Rahmi ve benim attığım gollerle 13 Şubatı 2-0 yendik. O takım sadece oynayanlarının  özverisi ile sahaya çıkmış Fazlı Cıkıt saha kenarında abilik yapmıştı bize. Birde ilk maçta Cıgıdoo Yaşar gol atanlara pirim vermişti :) Bunun dışında sahipsiz bir takım idik dersekte haksızlık etmiş olmam sanırım. Ancak köyde yaptığımız idmanlarda askeri eğitimlerinden bildiklerini aktarmakla Adnan abi bize idman vermişti. Yaşar Dobu abi ilk maçta saha kenarında taktiksel anlamda bilgiler vermişti. Herşeyi hatırlamak, helede ben gibi biri için çok mümkün değil geçirdiğim rahatsızlık nedeni ile. Ama şu vardı biz sahada yapacaklarımızı idmanlarda netleştiriyorduk zaten. Sonuçta o turnuvada biz 4.cü olduk. Daha doğrusu Bozcaailispor ile yaptığımız maçı 4-3 kaybettik. O maçtada bir talihsizliğimiz olmuş bir kaç arkadaşımız sahaya çıkamamıştı. Kaleci İhsan kayınbabasının kazası nedeni ile Görele'de değildi ki eğer o gün kalede o olsa idi bizim 3.cü olmamıza hiçbir güç mani olamazdı. O grubun en çok gol atan 2 ismi ben ve Rahmi olmuştuk
 
Sonuç olarak gelmek istediğim ise şu : O günün koşullarında kurulan bu takım, Görele'de ciddi bir ses getirdi ve Ünlüce Görelespor'a kimsenin veremediği kadar oyuncu verdi. Halit, İhsan, Mehmet, Rahmi, Seyfullah, Hasbi ve bir Rize Karması maçında bu arkadaşlarımın hepsi ile birlikte Görelespor forması giymeninde onurunu yaşadık. Biz bir takım olmuştuk. Zamanın tüm çekişmelerine, kutuplaşmalarına rağmen spor adına Ünlüce ortak paydasında buluşmuştuk. İşte bu temel ve ruh daha sonra benim askerde olduğum bir dönemde Ünlücespor'a  final oynatmış, çokta sahip çıkanı olmuştur takımın. Şimdi okumuşu yazmışı, aydını çok olan Ünlüce yeni bir  adım daha atıp gelecek kuşaklara, olumlu kavramları armağan edebilecektir. Dahası bu çok ciddi bir fırsattır ve değerlendirilmezse, gelecek kuşaklarda toplumsal kavramlara sahip çıkacak jenerasyonların olabilme ihtimali oldukça zordur..
Ben her ne kadar kayıtlarda bir Ünlüce'li değilsemde, köyümden farklı olmadı bende Ünlüce olmayacakta. Allah'dan bir mani gelmedikçe bu yaz kısmet olursa Ünlüce'yi eni konu çekmeye çalışıcam ve mütavazı bir belgesel hazırlıcam ve eğer Ünlüceli dostlar organize olurlarsa bir programımda da Ünlüce'yi ağırlamaktan onur duyacağım.
Kendimce önerim şudur bu birlikteliğe ön ayak olacak arkadaşlar yılmasınlar, konu tamamı ile iyi niyetle olacağı için. Aranızda olması muhtemel çürükleri ( bu her oluşumda olur normaldir) sizlerin samimi çalışmaları ayıklayacaktır. Şahsım olarakta her samimi oluşumunda yanınızda olmaktan şeref duyarım. Öncelikle başta kayınbabam Ali Kökboyun, arkadaşlarım Mehmet Haccak, Şenol  Çıkıt, Hüseyin Çıkıt amcam ve  bütün merhumlara rahmet dileklerimi ve saygılarımı sunuyor, gelecekteki ve şimdiki Ünlüce'lilere sağlık ve başarılar diliyorum.. 

NOT:Umarım o günlere dair eksik bıraktığım, yanlış hatırladığım birşey yoktur ki varsada mevzu bahis olanlar kusura kalmasınlar..

Anılarımla Ünlüce Mahallesi

Yazar : Beytullah GÜLŞEN
Tarih : 04.03.2010

Ben eski adı Devge şimdiki yeni adı Ünlüce Mahallesi olan yerde doğdum. Yazılarımı kaleme aldığımda hatıraların takvimleri belleğimde olan önce köyüm mahallem ve o güzel sevecen sevgi dolu insanlar geliyor aklıma. Sis dağının rüzgârları ile deniz rüzgârlarının uğuldayarak ağaçların yapraklarından çıkan hışıltılar ile beraber tahtadan yapılan pencere kapaklarının rüzgârın şiddetiyle çarparak çıkardığı sesler dedemin anneme gelin gel kahve yap içelim diyerek çağırmasını annemin kuzinenin içinden mangala aldığı közün üzerinde yapmış olduğu köpüklü kahve dedemin kahveyi yudumlarken bana anlattığı hikayeleri sanki daha dün gibiymiş hiç aklımdan çıkartamıyorum.
Benim şanslı yanım köyde doğmuş olmam ve doğayla iç içe yaşamam.Ben hep tek mutfaklı iki odalı ve akşam olunca gaz lambası ışığında mutluluğun huzur dolu olduğu evimizi, Annemin Babamın reşberlik yaptığı sabahları erken saatlerde kalktığımız ve güneşin çatal kayadan doğuşunu, yaprakların üzerine düşen çise damlacıklarını, gülün dalında cıvıl, cıvıl öten kuşun sesiyle uyandığım güzel günleri, Salı günü kurulan Salı pazarını köylerden kilometrelerce uzaklardan ve o yollardan aşarak sırtta taşınan sepetlerin gıcır, gıcır ses çıkartarak çitten çubuktan toplanan sebzelerin pazarda satılıp onunla şeker, tuz, un, somun ekmeği ve düğün helvası dediğimiz cevizli koz helvası alıp eksikler görülünce insanların birlik ve beraberlik içinde köyün yolunu tutup; biz çocuklar ise Salı akşamları onların yolunu büyük bir heyecanla bekleyerek hepimiz o güzel günleri dolu, dolu birçok anıları ile yaşadık. Bunun ötesinde yine güneşli günlerde kızılağaç yaprağından kavuk yapıp kafamıza taktık, yaban çileğini, orman mantarını toplayıp dizin dizdik, fındık topladık, akşam imecelerinde fındık soyduk. Köy düğünlerinde komşu gecelerine gittik bir birimizin yadımlarına koştuk, fırında közde boğul pişirdik yedik, orta çayda top oynadık değirmende un öğüttük, derelerde beraber yüzdük.



Ünlüce Mahallesi 1982

Fakat şimdi bunlar sadece yukarıdaki resimlerden de anlaşılacağı gibi hatırlarda kalan birçoğunun aramızda olmadığı ve onları hatırlamak, hatırlatmak için buraya sığdırmaya çalıştığım anılar. Üzerinden yıllar geçti her şey başkalaştı. Hepimiz bir birimize yabancılaştık sonrada bir birimize sorar olduk nerde ve niçin yanlış yaptık fakat hala bunun cevabını bulamadık bu yazılarımı okuyan tüm okuyucularıma 28 yıl önce çekilen bu fotoğrafa bakmalarını 28 yıl önce oradaki birlik beraberliğin ne kadar içten ve samimi olduğunu bir kez daha hatırlatmak istedim.
Şimdi soruyorum;
Hepimiz o günleri özler olduk niye?
Yâda yeniden o günlere mi dönmek istiyoruz fakat cesaretimiz mi yok?
Öyle ise İyi bir sonuca ulaşa bilmek için bir birimizle daha sıcak ve yakın olmak zorundayız
Asla nerelerden nereye geldiğimizi unutmayalım. Unuttuklarımızı bir düşünelim. Kültürümüz adına düğünlerimizi, yardımlaşmalarımızı, hasta sökel olanın yalnız kalmadığı mutlu ve acı olan günlerde el ele oluşlarımızı, usluların bir dediğinin iki olmadığı o günler düşünelim.
Ünlüce Mahallesi kimseye yüklenmeden, kimseyi geri dönüp yargılamadan hepimizin sorumluluklarını alıp bir nebzede olsa el, ele vererek, beklentisiz Ünlüce mahallesini ünlüce yapacak işte biz olan o çocuklarını  bekliyor. Saygılarımla...

Şenol Çıkıt'lı Hatıralar (Uğur BİLGİ'den Alıntıdır)

Öncelikle kardeşimizin adına yapılan etkinlikte emeği olan herkese teşekkürle başlamak istiyorum. Vefa ne güzel bir duygu ! Daha mezarı başında iken dimağlarda organize edilen herşey aynende uygulanmış ve umulanda aşılmış fazla fazla. Bu Şenol'un ardında kalan 4 insan adına çok güzel bir dayanışma kutlarım. Zaten dostlukların asıl devam ettiği keşismelerden biridir bu tür zamanlar. Yaş ilerledikçede artık sıralı sırasız bu tür ayrılıklarda sıklaşıyor,hatıralar küllerinin arasında çıkıyor alevleniyor. "Bu gün sana yarın bana " misali.
Şenol'un evinin olduğu değirmen yanına bakıldığında  akla gelen ilk isimlerden biridir Şenol; Çıkıtoğlu Hüseyin amca, İmdat, Fazlı, İsmet abi, Hikmet, Recep. Değirmen yanı Devge'li olanların hatıralarının odak noktalarının başında gelir. Bir anlamda da toplanma, eyleşme duraklarından biridir. Lise dönemlerinde Şenol ile geçirdiğimiz zaman oldukça yoğun idi. Ben onlarda, o bizde gidip geldiğimiz olmuştur çokca. Özellikle bir fındık sezonu vardır Hüseyin amcalara ırgat olduğum o yaz hepsinden başkadır. Bir ramazan ayı idi bahçeden gelir, yemekler yenir belki harmanda iki topa vurur ve gün batmaya başladığında da  o hışır halimizle dere kenarında oturur muhabetler ederdik, kah kafa kafaya, kah eş dost bir arada. Kardeşi Fikret çok küçüktü,yanaklarını mıncıklar, takılırdım. Bir gece dere kenarında sohbetleşirken konu gene Fikret'ten açılmıştı. Sönmemeye inat eden birde ateşimiz vardı. Bir kütüğün etrafında cebelleşen çalılardan ibaret. Şenol ve kardeşleri öksüzdü. Anne göçüp gitmişti dünyalarından.
Fikret'in o takılmalarıma tepkisiz kalmasını buna bağlamıştı Şenol ve acısını da dışa vurmuıştu o gece. O gece sanki Çanakçı deresi kahır akıyordu ve o günden sonra fark ettimki kardeşlerinin hepsini zaten çok seviyordu ama Fikret'in gözüne başka bakıyordu. İlginç bir anımızı nakledeyim; Lisedeyiz, malum dönemler ve okulumuz karıştı ve Görele'den kaçmaktan başka seçeneğimizde yoktu ve kaçtık. Devge'ye yani Şenol'ların köyüne gittik bir gece vakti. Kimselere görünmeden yukarılarda bir eve sığındık. Gene bir arkadaşımızın evi idi. Ancak o mevsimde evde yaşayan yoktu. Bir arkadaşın eli incinmiş, benim belimde dibcik morluğu. Kül hışır evdeyiz. Ancak evde zerre kadar yutacak bir lokma dahi yok ve hepimiz kör kandil aç. Sabahın olmasını beklemek ilk karar idi. Yanımıza köyden arkadaşlarda geldi bizi yanlız bırakmamak için. Sohbet muhabbet herşey gayet iyi idi. Ama dışarı çıkamıyorduk. Korkumuz yerimizin belli olması idi. İşte o zaman Şenol kalktı:  " Ya kendi köyümde de aç mı kalıcam arkadaş ? "  ama saat gece yarısı, köyde ayakta insan olması ne mümkün, kaldıki kendi evine bile inemiyor Şenol yol kenarı olduğu için. İş döndü dolaştı ne yapalıma dayandı. Tavuk çalma fikri atıldı ortaya ama kimin tavuğunu çalacağımız konusunda hem fikir olamadık. Aslında her söylediğimzi lafa kahkahalar atıp gülüyorduk. Peki dedik   " çalalım bir tavuk ama bilahare parasını verelim "  köyde en çok tavuğu olduğunu düşündüğümüz ismin evine gece saat 02:00 sıraları inmeye başladık. Ev dere kenarında idi.Rahmetli Derviş amcanın evi. Ben,Şenol ve gene aramızdan yıllar önce göçen arkadaşımız Mehmet Haccak, göz gözü görmüyordu. Ben sadece Mehmet'in pantolonun paçasını içine attığı yün çorabı takip ediyordum, çorap nereye ben oraya. Bir ara Mehmet gaşdan aşaa düştü Şenol'la bende Mehmed'in üstüne.Sonunda dereye indik ve oradanda Derviş amcanın kümese ulaştık. Şenol kümese girdi ben arkasında Mehmed gözcü :) bi gıgırama oldu Şenol elime tavuğu verdi, ben  " Haydi tamam! "  dedim ama Şenol " iki tavuk parasıda veremicüg mi heri ? zaten açlıgdan gözüm döndü ! bunun parası benden :)  " ikinci gıgırama ve iki kucağımda birer  tane. Birden Mehmed bağırdı  " Uşak gaçın it  geliyuuuu !  "
Arkadaş mart ayı tam gızaan zamanı, meğer Derviş amcanın ikide iti varmış birde o ayda itlerin peşine taktıkları. O karanlıkta,o bahçelerde fındık üğümlerinin arasından nasıl koşuyoruz. İnsafsızlar elimden hayvanlardan birini olsun alanda yok. Bide sesleniyolar " sakın gaçuma, koş geliyuz ! "  biz bir saatte inemediğimiz dereden yukarı it korkusuna belki 10 dakkada yukarı eve çıktık. Kapıya dikildik, Şenol :
- Uğurcuum iyimisin ?
- iyim aga
-Ya gorktum it seni yakalarsa tavugları yir diye :)
Gülüştük ve içeri girdik kucağımızdakileri zafer kazanmış kumandan gibi içeri saldık. Anaa ! ne görelim iki tane horoz.  "Eee bunda ne var ? "  dedik bahtımıza horoz çıkmış, yapacak bişey yok, gel görki arkadaşlardan biri " Uşak öle ama adamın 40 gada tavuu,ikide foruzu var,bula bula hoonnarı mı buldunuz ?
Horozları uzun zaman kıyamama nedeni ile kesemedik. Mehmed en sonunda bu işi üstlendi, sonunda Dervişin 2 foruzu gazana girdi. Şenol ve ben ocaklığın yanında sızmışız. Uyandığımızda kemikten başka bişeyde göremedik.Ama çarşıdan sıcak somun gelmişti. Fakat kaçaklığımız yetmez gibi birde hırsızlığımız ortaya çıkmıştı. Hemde daha ertesi gün akşam olmadan. Meğer Mehmed tüyleri günah diye yakmamış, çuvala koyup obuza atmış. İftiraya uğrayan bir vatandaşta araştırınca bize rahatca ulaşmıştı. O günün sabahı Derviş amca tavukları yemleyecek  " geh bili bili geh bili bili " tavuklar var horuz yok. Bunu duyan bizim Şenol " çaresi yok aga artug Dervüş foruz alana gada keşigle zabahları biz ötecüg dere gıyısında ::)  "  Derviş amca çok kızmıştı bizlere ama hepimizi bağışladı ve bizlerde onun rızasını alacak bedeli ödemiştik. Şimdi hayali bile cihan değer dediğimiz olanca hatıralar çıkıyor karşımıza.En son Pendik'te çay ocağında gene bunun sohbetini yapmış ve " Ula şenol eve çıkdug baa "Ya gorktum it seni yakalarsa tavugları yir diye :)  " dedin aklımdan çıkmıyu dedim.
-Ya Uğurcum it delü değile, tavuk varken seni niye yisin ?  Dervüş eyiki ilenmedi belkide çarpulurduk :) böylede nükteleri olan biri idi. Yüreğindeki derin sancılarla göçtü gitti Şenol, bir emek yorgunu olarak. Daha evvelde yazmıştım,yüzüne baktım son bir kez camii avlusunda, yıllar film kareleri oldu gözlerimde kıvırcık saçlarında aklar, bıyıklarında kırlar, kan kırmızı yanaklarında morluk ve ışıl ışıl bakan, bakarken gülen gözleri yumulmuş derin bir uykuda.
Rahat uyuyun  kardeşlerim !  Nur içinde yatın inşallah ! budur size duam..

Arif KÜLAH' dan Gelen Hatıralar

Yıl 1966 Devge İlkokulunde okuyoruz. Henüz birinci sınıftayım. Şimdi kim olduğunu hatırlayamadığım bir arkadaşımızın kalemi kaybolmuştu. Benimle beraber o  yıllarda okula gidenler hatırlar. Arkadaşımız “Öğretmenim benim kalemimi çaldılar” dedi Öğretmenimiz Hamit TOK’ un tüm aramalarına ve kalemin bulunması için gözümüzü korkutmasına rağmen kalem ne bulundu  nede kimse ben aldım dedi. Buna çok sinirlenen Hamit TOK hocamız bizi sınıfa kilitledi ve gitti. Biz yatsı namazına kadar sınıfta kilitli kaldık. Hamit Hocanın hanımının kapımızı açmasıyla ancak  gece yarısı evlere gidebildik.

Yine  okul yılları okuldan dağıldık, aşağı devge uşağı olarak evlerimize gidiyoruz. Yolda sarıcalı (arı) yuvası gördük. Tabi bunu görüp de teğet geçmemiz mümkün mü? Haliyle sarıcalı yuvasını dağıttık ve arkamıza bakmadan kaçtık. Biz kaçtık ama arkamızdan öğretmenimiz İsmet BARUTÇU geliyormuş. Biz ne bilelim. ()Sarıcalı ona sarmış, her tarafını sokmuş. Sabah okula vardık ki; İsmet Hocanın kafası balon gibi şişmiş...Hey gidi günler...




1 Yorum - Yorum Yaz
Gurbette İmamlık Yapan Hemşerimiz Mehmet TOK
1957 yılında Giresun Görele Ünlüce Mahallesinde doğdum. İlköğrenimime Görele'de başladım ve Zeytinburnunda bitirdim. 1969-1974 yıllarında Bayrampaşa Yeşil Cami Kur`an Kursunda Hafızlığımı yaptım ve arapça okudum. 1974-1975 yıllarında ortaokulu dışarıdan bitirdim. 1976-1979 yıllarında Zeytinburnu İhsan Mermerci Akşam Lisesini bitirip dışardan İstanbul İmam Hatip Lisesini bitirdim. 1980 yılında Marmara İlahiyat Fakültesine girdim ve 1985 yılında mezun Oldum. 1976 Eylül ayında Fatih Müftülüğü Hacı Ferhat Ağa Caminde İmam-Hatip olarak Göreve Başladım. 1979 yılı Eylül ayında Zeytinburnu Köşeli Cami`ne naklen atandım. Halen aynı camide göreve devam etmekteyim. 1990 yılında Fransa Terreson`da Ramazan, 1995 yılında İsviçre Krozlingen`de Ramazan, 2003-2006 yılları arasında Belçika`da uzun süreli yurtdışı görevinde bulundum. 1993-1996 yıllarında 11. dönem Haseki Müftülük, Vaizlik ve İhtisas Kursunu bitirdim. Çengelköy`de Mustafa DEMİRKAN hocadan Tashih-i Huruf dersi aldım Evliyim ve 4 çocuk babasıyım.


Gurbette 38 Yıllık Bir Ömür

Bugün sizlere Orhan Çıkıt abiyi tanıtmak istiyorum. Kendisi gençlik baharını anne ve babasının Almanya'da olması hasebiyle Türkiye'den çok uzaklarda yaşama mecburiyetinde kalmış,  Türkiye'den ayrı kalmış ama memleketinden, vatanından hiç kopmamış, özbenliğini hiç kaybetmemiş. Bedeni Almanya'da, ruhu ve iç alemi hep Türkiye ile beraber olmuş. Memleket hasreti zamanla bir alev olmuş, tutuşmuş. Bu ateşi  sık sık vatanı ziyaret ederek gidermeye çalışmış. Türkiye'nin güneydoğusu hariç her yerini gezmiş, bazı senelerde iki üç kere, vatanı ziyaret ederek teselli bulmuş.
Çoğu, Ünlüce'lilerin görmediği tanımadığı bir abimiz. Bende kendisini köyde çocukken üç dört defa ancak görmüştürüm. Kadere bakın ki kendi köylümü Almanya'da daha yakından tanıma imkanı buldum. Altı ay kadar beraber kaldığım günler oldu.
Orhan abi, tanınan çevresinde, gerçekten sevilen, sayılan, hürmet gösterilen biri olmakla beraber, gururlu, kibirli olmayıp, mütevazi bir yapıya sahip kişiliği ile tanınmaktadır. Hiç bir kimseye zararı dokunmamış, herkese yardımcı olmuş, kötü alışkanlığı olmayan, kendisinden bu süre zarfında  ne bir küfür, ne de herhangi bir yanlışlık gördüm. Altı ay beraber kaldığım zaman zarfında, bu yazdıklarıma şahit olmuştum. Saf, temiz, şefkatli ve merhametli, Ünlüce'de doğup büyüyen değerli, çok sevdiğim bir abimdir. En büyük hatası Fenerbahçeli olması Çoğu ömrünü gurbetde geçirmiş olan Orhan abimiz, kendisine sorduğum sorulara çok açık ve net bir şekilde cevablandırdılar. Bizde özetle sizlere aktaramayı uygun gördük.

-Abi biraz kendini tanıtırmısın?
-Orhan Çıkıt 15.10.1959 yılında Ünlüce'de doğdum. Rahmetli babam Hurşit ve annem Fatma'nın beş evladının en büyüğü benim. Kardeşlerim (Neşe,Hava,Bahtiyar,Nesrin) İlkokul 1.ve3. Ünlüce, 4.ve5. İstanbul Tepebaşı Ortaokul 1.ve 2. Sınıfları, İstanbul Kuştepede okudum.

-Ne zaman almanyaya geldiniz?
-1973 yılında 14 yaşında kardeşim Neşe ile ben sonradan Almanya'da yaşayan ailemin yanına geldik. İki sene Almanya'da ortaokul okuyup iş hayatına atıldım. Uzun yıllar aktif futbol oynadım. Dört hafta içinde yedi amaliyat geçirince futbol oynama hayatım sona erdi. Ama kopmadım. Yaş grupları 6 ile 14 olan dört genç takımı çalıştırdım.

Dietenheim, Türk İşciler Cemiyetinde, uzun yıllar İdare Heyetinde, muhasebeci, sekreter, gençlik kolları başkanlığı görevlerinde bulundum.
1978 yılında Neriman Gülşen ile evlendim. Bu evlilikten üç evladımız dünyaya geldi. Ufuk, Burhan, Yaren, bir çocuğumuzu dört aylıkken (sarılık hastalığından) kaybettik.

-Abi 38 senelik Almanya hayatında neler yaşadınız?
-Bu sene zarfında bizde bir beşer olarak acı ve tatlı günleri geride bıraktık.

-Ne gibi yani...? Sizi en çok üzen olay ne oldu?
-Beni en çok üzen olay, çocukların hastalık geçirmesi, beni ve ailemi çok sarstı, halen daha etki ve tesiri üzerimden gitmedi. Allah'ıma bin şükürler olsun artık hepsi iyiler, birbuçuk yıl önce babamı kaybetmem beni üzen olayların başında gelir. Her şeyde bir hayır vardır. Takdiri İlahi...

-Pekale en sevindiğin an neydi?
-Kızım Yaren'nin dünyaya gelişi beni o kadar sevindirdi ki, anlatması mümkün değil, ben kız çocuklarını çok seviyordum. O tarihlerde çocuğun erkek mi kızmı teşhisi yapılmıyordu. Hasteneye gittiğimde ''hemşire bir kızınız oldu''. Sayın Çıkıt deyince cüzdanımda ne kadar para varsa boşaltmıştım, hemşirede parayı görünce sevinçten uçtu.

-Bir arzunuz, bir isteğiniz, bir beklentiniz varmı?
-Elbette en büyük arzum bir an önce vatanıma geri dönmeyi arzuluyorum, çocukların mürüvetini görmek istiyorum. Bizde artık 51 yaşına girmiş olduk. Hatta çocuklar okulu bitirsin dönmeyi düşünüyorum.

-Türkiye ile Almanya arasındaki farkı nasıl hissediyorsunuz?
-Vallaha Yakup sende biliyorsun; Başta ortam, Türkiye'nin havası, suyu, kültürü, doğası, sokaklardaki canlılığı, esen rüzgarı bile farklı, burada , işten eve, evden işe, her tarafı aynı görüntü, sokakları çoğu zaman ıssız, kış günleri çok ve uzun, ne kadar iyi de olsan yabancısın buralarda, iş icabı katlanıyoruz.

-Ünlüce'ye, akrabalara, vatana, bir mesajınız varmı?
-Buradan tüm eşe dosta akrabalara köylüme hepsine selam ederim.
Röportaj: Yakup GÜLŞEN 7 Ocak 2011

Memleket Hasreti Çeken Öğretmen Hemşerimiz; Fahri TOK

1955 yılında  Ünlüce Mahallesinde doğdum. İlkokulu Ünlüce`de, orta okul ve lise  eğitimimi  Görele'de tamamladım. Giresun Eğitim Enstitüsünden 1978-79  öğretim yılında mezunu olarak Ankara'da çekilen kura ile Giresun'a atamam yapıldı. Giresun İl Milli Eğitim  Müdürlüğünün olurları ile Görele Soğukpınar Köyüne  öğretmen olarak ilk atamam yapıldı. Bir yıl orada görev yaptıktan sonra 1980 yılının Ekim ayında Görele Derekuşçulu Civil İlkokuluna atandım. Civil İlkokulunda 6 yıl görev yaptım. Rotasyon nedeniyle 1993 yılında Konya Beyşehir Eğirler Köyüne tayin oldum, eş durumu nedeniyle 1 yıl sonra İstanbul`a atandım ve Kasımpaşa Cezayirli Gazi Hasan Paşa İlköğretim Okulunda 2 yıl çalıştım.
 
1996 yılında Zeytinburnu`na geldim Reşat Tardu İlköğretim Okulunda görevime devam ediyorum. 4 çocuğum var 2. kızımı Görele'de hakem Hasbi DEDE ile 2008 yılında  evlendirdim. Tek oğlum Bahadır 6. sınıfa devam ediyor. Küçük kızım hemşire olarak özel bir hastanede  çalışmakta, hayat böyle devam edip gidiyor. Memlekete gitmek için Temmuz ayının gelmesini dört gözle bekliyorum. Görele`yi ve köyümü çok seviyorum, yalnız yolumuz olmadığından dolayı çok muzdaripiz, köy ihtiyar heyetine ve Belediye Başkanına yolumuzun ve suyumuzun olmadığını sizlerin de destekleriyle duyurulmasını rica ediyorum. Buradan tüm hemşehrilerime selam ve saygılarımı sunar, sağlık ve mutluluklar dilerim.


Gurbette Kaybolmuş Bir Hemşerimiz; Cumhur ULUKÖYLÜ
 
Teyfikoğullarından kemençeci Cemil’in oğlu, tanımayanlar için cincini Seher’in torunu Cumhur ULUKÖYLÜ… 20.08.1968 Görele Ünlüce doğumluyum.. İzmir Karşıyaka’ da yaşıyorum ve inşaat taşeronluğu yapıyorum. Evliyim 1 kız, 1 erkek olmak üzere 2 çocuğum var. 1988 yılında askerlik nedeniyle çıktığım memleketimi, doğduğum büyüdüğüm, örfünü, adetini, tüm ananelerini taşıdıgım köyümü çocuklarımla birlikte 2009’da ziyaret ettim, çocukluk arkadaşlarımın büyükleriyle tekrar karşılaştım ve bu çocukluk arkadaşlarımdan biriside bu siteyi kuran ve Ünlüce Mahallesi için bu tür etkinlikleri yapan Coşkun ÖNER’e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum..
Böyle bir sitenin kurulmasından onur, mutluluk, sevinç duyuyorum tırnak içinde üzüntü duyuyorum..! Çünkü biz Ünlüceliler bu kadar değiliz..! Deresinde gomit tutan, değirmeninde un öğüten…Ve Ünlüce okulunda okuyan kısacası Ünlüce ruhunu içinde taşıyan tüm köylülerimizin bu siteye girmesini canı gönülden istiyorum… En azından birbirimizi bulursak köyümüz için elimizden geleni ortaya koyup köyümüze faydalı oluruz diye düşünüyorum.. Haydi devgeliler elele..! Şimdiden herkese teşekkürler… Öncelikle arkadaşım Coşkun ÖNER’e bu gibi faaliyetleri için teşekkür ediyorum.. Ve herkesin üye olmasını en içten dileklerimle istiyorum..


Gurbetten Bir Potre; Süleyman GÜLŞEN

1967 eğitim ve öğretim yılında Ünlüce İlkokulunda vekil öğretmenlik yaptım. 1971 yılında Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliğine girdim. 1993 yılında emekli oldum. Emekli olduktan sonra Görele Kooperatifinde yönetim kuruluna seçildim. Yönetim Kurulu üyesi ve yönetim kurulu başkanı olarak görev yaptım. Şu anda İstanbul Sarıyer’de ikamet etmekteyim.



















Gurbetteki Köylülerimizden Bir Sima; Arif KÜLAH

 Ünlüce mahallesi (eski   adıyla
devge köyündenim) 1975 senesinde gurbete çıktım ve İstanbula geldim İlk geldiğim yer Sarıyer İlçesidir. 1980 senesinde Pendik kaynarcaya yerleştim halen de burda ikamet etmekteyim, şu anda emekliyim. 2 kız 2 erkek olmak üzere 4 çocuk babasıyım. Bu siteyi açan Coşkun ÖNER’e sonsuz teşekkürlerimi iletirim. Bütün Ünlüce Mahallesinin bu siteye katkıda bulunmasını temenni eder, tüm hemşerilerime selam ve saygılarımı sunarım.



Öğretmen ve Şair Hemşerimiz Ahmet TOK

Giresun-Göreleli'yim. Ünlüce mahallesi nüfusuna kayıtlıyım. Erzurum Atatürk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi,Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunuyum. 1986-1987 Öğretim yılından itibaren  sırasıyla Kahta Lisesinde Türkçe- Edebiyat öğretmeni ve müdür yardımcısı, Bandırma Doğruca Orta Okulunda Türkçe öğretmeni, Bandırma İmam-Hatip Lisesinde kısa bir dönem müdür yardımcısı, Bandırma Kemal Pireci Lisesinde Türkçe- Edebiyat öğretmeni ve müdür yardımcısı, Bandırma Şehit Mehmet Gönenç Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak çalıştım.2005-2008 yılları arasında Bandırma Anadolu Öğretmen Lisesinde edebiyat öğretmeni olarak çaliştıktan sonra 2008-2009 öğretim yılında kendi isteğimle tekrar Bandırma Şehit Mehmet Gönenç Lisesine atandım. Evliyim ve bir çocuk babasıyım.Kendimi şair olarak görmüyorum. Benim yazdıklarım, can sıkıntısı çektiğim veya yaşadığım  keyifli anlarda çalakalem kağıda döktüğüm duygu kırıntılarıdır.Güzeli, huzuru, barışı,sevgiyi,sağlık ve mutluluğu ilke edinen; Türkiye'yi ve dünyayı daha yaşanır kılmak için çırpınan herkese selam olsun.

























Bankacı Hemşerimiz Özer Salih ÖNER

1961 yılında devgede doğdum, çocukluğum köyümüzde geçti, ilk, orta ve lise tahsilimi görele de yaptım,  1978 yılında liseyi bitirdikten sonra 16 yaşında gurbete çıktım, çeşitli işlerde çalıştım ve 1981 yılında askere gittim. askerliğimi anfibi olarak foça da yaptım. askerden döndükten sonra tekrar istanbula döndüm, bazı şirketlerde muhasebecilik yaptım, aynı zamanda açık öğretime devam ederek eğitimimi sürdürdüm.
1985 yılında Akbank TAŞ, sirkeci şubesinde memur olarak göreve başladım,sırasıyla, bakırköy şubesi ahl şanj bürosu, sultanhamam, nuruosmaniye, avcılar şubelerinde servis şefi olarak görev yaptım.

2004 yılında Akbank TAŞ, Mahmutpaşa(kapalıçarşı) şubesine müdür olarak atandım, 4 yıl aynı şubede müdürlük yaptıktan sonra 2008 yılı başında Akbank TAŞ, Yenibosna/istanbul şubesine müdür olarak atandım, halen görevimi sürdürmekteyim.
 
24 yıldır Akbank ta çalışıyorum, 25 yılımı doldurak emekli olmayı ve kalan ömrümü köyümde geçirmeyi çok istiyorum.
 
köyümü ve insanlarını çok severim, çocuklukluğumuzun ve gençliğimizin birlikte geçtiği akraba ve köylülerimle, ihtiyarlayınca tekrar bir arada olmak eğer ömrümüz var ise beni çok mutlu kılacak.

Yakup, önce sizleri tekrar kutlarım, diğer siteyide coşkun öner kurmuş herhalde onada yazdığım gibi güzel bir oluşum, bizde istanbulda bahri öner, recep-mustafa uluköy ve kerim usta ile bu işler için konuştuk fakat sizler bu işe  bizden önce başladınız, bu 2 siteyide geliştirmek ve geçmişimizi ve geleceğimizi konuşmalıyız, çocuklarımıza güzel mesajlar vermeliyiz, kültürel ve madi manevi yardımlaşma başlatmalıyız.


Ben sana yaptığım bir işi anlatayım, biliyorsun benim rahmetli anam ve babam osman gıranında yatmakta, ben göreleye ayak basar basmaz oğlumla anamın babamın başta olmak üzere mezarlıkları ziyaret etmektir, fakat benim oğlum hiç bir köylümü ve akrabamı tanımaz, o yüzden sizin ve bizlerin yapacağı çalışma bilhassa çocuklarımızın, memleket, köy ,eş, dost ,akraba nedir ne değildir bilmesi gerekir ve biz buna yardımcı olmalıyız .Selamlar, saygılar.




0 Yorum - Yorum Yaz

Köyümüzün İmamı Şenol YILMAZ...

1975 Görele doğumluyum. İlk ögrenimimi köyüm olan Düzköy'de bitirdim.1994 Eynesil İmam Hatip Lisesi mezunuyum.1994'de Kastamonu diyanet egitim merkezini kurs birincisi olarak bitirdim. 1997'de A.Ö.F.Sosyal Bilimler bölümünü bitirdim.2003 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi kamu yönetiminden mezun oldum. 2004 yılında askerligimi  Ankara Mamak 1.Kolordu kışla camisinde cami görevlisi olarak kısa donem yaptım. 1994-95 yılları arası Kastamonu, 1995-2001 yılları arası Eynesil ,İshaklı köyü merkez camiinde görev yaptım. 2001 yılından bu zamana kadar da halen  merkez ünlüce mahallesinde görev yapmaktayım. evliyim üç kızım var.


İlişmeyin Memedime...

Mehmet ÇIKIT Ona " Deli Memed " derler. Oysa ne büyük hata ederler. Mehmed  Görele'nin güllerindendir.  50 yaşlarında olan ve bu zamana kadar tek bir kişiyi dahi varlığı ile rahatsız etmeyen,saf,tertemiz bir insan güzelidir. Biraz kibardır kaba işleri pek sevmez,kendi ölçeğinde çok onurlu,sevecen ve kıyımsızdır,paylaşımcıdır. Giyinmeyi,özellikle güzel giyinmeyi çok sever, selam alır verir. İnsanlar ile muhabbet eder, dinler ve kemençeye çok meraklıdır ve birde kemençe sahibidir. Bunu yazarken de saf ve deliyi birbirinden toplum olarak çok iyi ayırmamız gerektiğininde altını çizerek Mehmed gibi saf kardeşlerimize haksızlık yapmayalım ve yapılmasına mahal vermeyelim. Kendisine Allah' tan uzun ve sağlılıklı ömür diliyor, hayatını aynı çizgide geçirmesini temenni ediyoruz. 




0 Yorum - Yorum Yaz
Ünlüce Mahallesi Camii

Köyümüze yapılan ilk camiidir. Köylümüzün öncülüğü, madi ve bedeni desteği ile 1961 yılında ibadete açılmıştır. Cami çatılı/betonarme  bina olup, 75 m2 iç alan, 175 m2 toplam alana sahiptir. Çeşmesi, tuvaleti, kuran kursu ve lojmanı mevcuttur. Camimizin 100 kişilik kapasitesi vardır. Camimizde 2001 yılından itibaren Şenol YILMAZ görev yapmaktadır.

 
Ünlüce Camiinden Görüntüler



Ünlüce Mahallesi Osmangıranı Camii

Merhum Halil İbrahim ÇIKIT'ın öncülüğünde mahalle halkının maddi ve bedeni katkıları ile 1975 yılında hizmete açılmıştır. Cami çatılı/betonarme  bina olup, 52 m2 iç alan, 200 m2 toplam alana sahiptir. Çeşmesi, tuvaleti ve lojmanı mevcuttur. Camimizin 75 kişilik kapasitesi vardır. Camimizde ADEM ANGÜN (sağda) görev yapmaktadır.



 Ünlüce Mahallesi Devge Camii
 
 
              DEVGE CAMİSİNİN TEMEL ATMA TÖRENİNDE ÇEKİLEN FOTOĞRAF

YUKARIDAKİLER SOLDAN SAĞA; YÜKSEL HACIHASANOĞLU,MUHAMMER KÜLAH,MEHMET KÜLAH,OSMAN KÜLAH,SAKIP NAZLI,ALİ OSMAN KÜLAH, ÖN TARAFTA OTURANLAR SOLDAN SAĞA; YAŞAR KÜLAH,HASAN USTA,İKSAN KALAFAT
Devge camii 1992 yılında ibadete açılmıştır. Cami üstü düz beton/betonarme  bina olup, 64 m2 iç alan, 104 m2 toplam alana sahiptir. Çeşmesi ve tuvaleti mevcuttur. Camimizin 85 kişilik kapasitesi vardır. Camimizde Hasan PURMUT görev yapmakta iken 2011 yılı ocak ayında Davut DEMİR göreve başlamıştır.    




0 Yorum - Yorum Yaz
PEYGAMBER OCAĞINDA VATANİ GÖREVLERİNİ YAPAN VEYA VATANİ GÖREV İÇİN GİDECEK KÖYÜMÜZ GENÇLERİNİ BİLDİRİN. BELKİ VATANİ GÖREVLERİNİ YAPACAKLARI YERDE  HEMŞERİLERİMİZ BULUNURDA MADDİ VE MANEVİ DESTEK OLURLAR

Askerimizi Uğurladık..
Tarih    : 26.02.2010

Hasan Amca (KİRMAN)'ın kendi adını taşıyan torunu Hasan KİRMAN 1990/1 tertip olarak köyde gençlerin katılımıyla yapılan eğlencenin ardından acemi birliğine uğurlandı. 

Hasan KİRMAN'a hayırlı teskereler diliyoruz. "Haber ve fotoğraflar için Caner ÖNER'e teşekür ederiz"




Köyümüzün aşağı devge mahallesinden Arif ve Hatice KÜLAH'ın oğlu Muhammet KÜLAH vatani görevini 11 Aralık 2009 tarihinden bu yana Çanakkale İlinde yapmaktadır. Kısa dönem olarak vatani görevini yapan ve 2010 yılının mayıs ayında teskere alacak olan Muhammet KÜLAH' a  hayırlı teskereler diliyoruz.


Köyümüzün  değerli şahsiyetlerinden  Fevzi ve Halise ÖNER'in oğlu Erdinç ÖNER vatani görevini Gümüşhane İli Köse İlçesinde yapmaktadır. 2010 yılının mart ayında teskere alacak olan Erdinç ÖNER'e hayırlı teskereler diliyoruz.


Köyümüzün Osmangıranı mevkiinden İbrahim ve Zehra ÇIKIT' ın oğlu Volkan ÇIKIT vatani görevini Şırnak İlinde yapmaktadır. Kendisine hayırlı teskereler diliyoruz.




0 Yorum - Yorum Yaz
Fahri Hocamız Dede Oldu..
Tarih   : 25.12.2010

Fahri Hocamızın kızı İclal Tok DEDE ile damadı Giresun Bölgesi Klasman Hakemlerimizden Hasbi DEDE'nin 24.12.2010 günü saat 09.30'da bir kız çocukları dünyaya geldi. Bebeğe Ada Beren ismini veren çiftle  dede Fahri Hocamızı ve anneanne Tülay TOK'u tebrik ediyor ve Ada Beren bebeğe sağlıklı uzun ömürler diliyoruz.


 
Fevzi KÜLAH'ın Hanımı Nafiye KÜLAH Vefat Etti..
Tarih   : 26.09.2010

Köyümüzde uzun yıllar muhtarlık yapan Fevzi KÜLAH'ın eşi, Fikriye, Hakkı, Sefer, İsmet, Kazım ve Mehmet KÜLAH'ın annesi Nafiye KÜLAH 26.09.2010 Pazar günü hakkın rahmetine kavuşmuştur. Merhumeye Allah'tan rahmet, başta eşi Fevzi amca ve çocukları olmak üzere tüm akrabalarına, yakınlarına, sevenlerine ve köylümüze  başsağlığı dileriz.
 

 
Köyümüz Güzide Bir Eğitimcisini, İyi Bir Aile Babasını Kaybetti..
 
Köyümüz Osmangıranı Mahallesinden Hayri ve Mahinur ÇIKIT'ın oğlu, Zehra ÇIKIT'ın eşi, Volkan ve Derya ÇIKIT'ın babası, Seyhan, Beytullah, Nezaket, Hava, Şengül ve Saadetin abisi,  Samsun İli Atakum İlçesi Bayındır İlköğretim Okulunda Sınıf Öğretmeni olarak görev yapan İBRAHİM ÇIKIT   02.12.2009 Çarşamba günü geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiştir. Merhumun cenazesi 03.12.2009 Perşembe günü Osmangıranı Mezarlığı Aile Kabristanlığında toprağa verilmiştir. Kendisine Allah(cc)'dan rahmet geride kalan yakın akrabalara ve köylümüze başsağlığı  dileriz.
 
 



SEBAHATTİN AMCAYI KAYBETTİK

Köyümüz bir büyüğünü daha kaybetmiştir. Aladdin ve selahattin ÖNER'in amcası Sebahattin ÖNER  geçirdiği kalp krizi sonucu İstanbulda hayata gözlerini kapatmıştir. Kendisine Allah(cc)'dan rahmet geride kalan yakın akrabalara ve köylümüze başsağlığı  dileriz.

Şenol ÇIKIT¹ı Kaybettik

Görele'nin Ünlüce Mahlesinden Şenol ÇIKIT Pendik'teki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda etti. 1961 Görele Ünlüce Mahallesi  doğumlu olan Şenol ÇIKIT, evli ve üç çocuk babası idi. Kendisine Allah'dan Rahmet geride kalan yakın akraba ve köylülerimize başsağlığı dileriz. 

 
























Mustafa KÜLAH Vefat Etti...
Fevzi ve Yaşar Külah'ın babası Merhum Kazım Külah'ın amcazadesi Ahmet Külahın oğlu Mustafa Külah (Sağda)geçirdiği bir rahatsızlıktan dolayı Kartal Araştıma Hastanesinde yoğun bakımda tedavi gördüğü sırada 67 yaşında hayatını kaybetmiştir.(26.09.2009)Kendisine Allah(cc)dan Rahmet geride kalan yakın akrabalara ve Köylümüze Başsağlığı dileriz.

        

      VEFAT HABERİ

Köyümüzde sakinlerinden Şükrü KİRMAN'ın eşi Güler KİRMAN hakkın rahmetine kavuşmuştur. Merhuma Allah'tan rahmet yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı dileriz.


 VEFAT HABERİ

Merhum Halil İbrahim ve Hava ÇIKIT' ın kızı, merhum Celalettin DİKBAŞ'ın eşi Lütfiye DİKBAŞ(Ortada) 03.07.2009 tarihinde hakkın rahmetine kavuşmuştur. Merhuma Allah'tan rahmet yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı dileriz.

  VEFAT HABERİ

Köyümüyüz sevilen ağabeyini Hurşit Çıkıt'ı kaybettik;gecirdiği ani  rahatsızlıktan dolayı  cuma günü hastaneye kaldırılan orada yoğun bakıma alınan abimiz bugün 07.07.2009 gece Mübarek Recep ayında gece yarısı Hakka kavuşmuştur. Kendisine Cenabı Allahtan Rahmet kalan tüm köylümüze başsağlığı dileriz.

   VEFAT HABERİ
Köyümüzün  iki değerli annesini kaybettik,Aslanın Tahsinin Hanımı Havva Karakadıoğlu ve Ömergilin Ömerin Hanımı Hatice Çıkıt 23.06.2009 tarihinde fani dünyadan ebedi aleme göç ettiler.Kendilerine Cenabı Haktan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı dileriz.            

DOĞUM HABERİ
 
Köyümüzde bir nüfus daha artmıştır. Köyümüz halkından Özcan ÖNER tekrar dede olmuştur. Murat Tahsin Önerin, Özcan Emre adında bir evladı dünyaya gelmiştir. Kendilerini tebrik eder,Rabbine,vatanına milletine hayırlı olması dileriz.

VEFAT HABERİ

Köyümüz sakinlerinden Halil HACCAK'ın eşi İfaket HACCAK hakkın rahmetine kavuşmuştur. Merhuma Allah'tan rahmet yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı dileriz.

  VEFAT HABERİ


Merhum Hasan oğlu, merhum Emekli Albay Hüseyin, Ömer ,Fehmi ve Galip Çıkıt'ın kardeşi, Köyümüzün Muhtarı Hakan Çıkıt ve Görele Belediyesi  personeli Turgay Çıkıt'ın amcası,belediye personeli Oktay Yılmaz'ın kayınpederi ve Erdal Çıkıt'ın babası AYHAN ÇIKIT hakkın rahmetine kavuşmuştur. Merhuma Allah'tan rahmet yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı dileriz. 

 




0 Yorum - Yorum Yaz
 
Bir Dal Daha Koptu Ağaçtan..
 
Ailecek zor günler yaşadığımız bugünlerde çok yakınını hele kendi canından kanından birini kaybetmek bir başka etkiliyor insanı..
Ölüm, er ya da geç gelip kapımızı çalacak olan gerçek…
Mutlaka geleceği bilinen ama, vakit ve yer belirtmeyen davetsiz misafir, istediği anda gelir ve bizimle birlikte gider…
“Dur, bekle” ya da “henüz hazır değilim, sonra gel”, denmez ölüme. Her an gelebilir, bir an sonra, yıllar sonra, ama günün birinde mutlaka, bir şekilde kapımızı çalar.
Hal böyle olduğundan, “üzdüm seni, affet”, diyemeden, “bir yardımım dokunur mu?” diye soramadan, isteyip isteyip de hiçbir özel anı paylaşamadan, hayatımızdaki birçok insanı uğurlarız bu dünyadan.
Bizde uğurladık pazartesi ailemizden içimizden canımızdan biri, son yıllarımızı kopuk uzak bir arada olamasakta bişeyler yaşayamasakta ailemiz aynıdır değişmez sevinçleri sevinçlerimiz üzünttüleri üzüntülerimiz olur, yanlarında değilizdir ama hep duyarız haberlerini aileyiz çünkü üzülürüz seviniriz eleştirirz kızarız ama içte hep bilirizki aile aynıdır kopamazsın. Uğurladık demiştimya içimizde güzel duygularla hatırlamak istediğimiz ve hatırlayacağımız İbrahim Öner amcam.......
 

Onunla ilgili anılarım çok taze daha bu yaz ...Hasta olmasına rağmen çok iyi bulmuştum Sanki kanlı canlı sağlıklı hayata bağlı hiç gözlerinde görmedim o umutsuzluğu içinde yaşamıştır belki ama ben umut gördüm, güldü konuştu sohbetler ettik hiç ölümü konuşmadık. Bir bayramı yaşadık birlikte tam olmasada sevdiklerinin çoğu yanındaydı mutluydu eminim görmediği çok insanı gördü mutlu oldu. En unutamadığım memlekete temelli taşınma isteğini söyleyişiydi evet taşındı hemde ebediyen o haliyle bile ailesine yük olmaktan korkan çekinen o güçsüz bitkin haliyle bile hala bir eli ailesinin üstünde çünkü o bir baba...dede...
Amcamla ilgili anılarım en çok çocukluğumda onu hep şöyle düşündüm hayatttaki gördüğümüz iyi bildiğimiz hatalarına rağmen çok temiz ve saf bir kalbe sahip olduğunu düşünmüşümdür.Hep böyle herşeye inanan herkese inanan nereye çekersen oraya gider dedikleri varya işte çocuk kalbi diyorum ben buna; bu konuda onunla bir hayatı paylaşmış olan kızı Bahar'da aynı şeyi söyledi. Oda kendince bu hayattta acılar yaşayarak bugünlere geldi.içinde ne yaşamıştır hiç bilemedim şimdide çok geç biliyorum ama dinlemek isterdim anlatsaydı bir adım atsaydı artık çok geç tabi insanız işte hep bişeyler bitince bişeyler yaşayınca yada kaybedince aklımız başımıza gelirya buda öyle bişey hem ölüm onun için erken geldi hiç beklemiyorduk.....Pamuk kızım diye severmiş Bahar'ı iyi bir baba iyi bir dede iyi bir eş olmuş çocuklarına düşkün oturduğu muhitte sevilen saygı duyulan bazı şeylerde çekingen...Öyle yada böyle bunlar boş gitti artık o ama yalnız değil annesi var babası var çocuklarının annesi var Barbarosum var karşılamışlardır onu bizlerden haberler götürmüştür...
Barbaros'u kaybedeli tam 22 sene oldu, deki dindimi içindeki sancı asla.....ama hayat yaşıyorsun devam ediyor ama asla unutmuyorsun...O sancı hep aynı yerde
O bazen bir ışık, bazen bir yıldız, bazen bir yağmur damlası, bazen bir kelebek ya da uğur böceği, bazen bir kuşun sesi oluveriyor. Kimi zaman rüzgar olup tüylerimi ürpertiyor, kimi zaman hiç göremeyeceğim bir manzara, kimi zaman kitabın satırlarına gizlenmiş bir kelime oluyor. Oluyor da oluyor işte.
Ve yağmur Barbaros'un bu dünyadan gittiği günkü gibi yağıyor memlekete her gittiğimde....

Amcamda sevenleri için öyle olcak hayatın içinde hep hatırlanacak bazen üzülecek bazen gülümseyeceğiz onu düşününce ama maalesef hayat hep devam edecek....
Ayrılıklar hep acı verir... Hele ki dönüşü yoksa.
Ve ertelediğimiz, yapmaya çekindiğimiz ya da üşendiğimiz bir sürü şeyi, gönlünü alamadığımız, sevdiğimizi söyleyemediğimiz, yarasını saramadığımız bir dolu insanı ardımızda bırakıp gideriz günün birinde…
Öyle kolay ki oysa, hayatı kaçırmadan, hayatındaki insanların kaybında daha az pişmanlık duyarak yaşamak.
Yoğun işlerimizden başımızı birazcık kaldırsak, günlük hayatın oldu olmadı, geldi gelmedi, yetti yetmedi hesaplarına küçük aralar versek, tanıdığımız, daha iyi tanıyabileceğimiz, sevdiğimiz, bizi seven insanlarla daha fazla paylaşılmış an ve  anımız olur.
Çok zamandır aramadığımız bir dostumuz mu düştü aklımıza, hemen arasak, kalbini kırdıysak bir sevdiğimizin, gidip o kırıkları yapıştırsak. Çay içmek istiyorsak, sıcak bir sohbet katsak yanına; deniz kenarında yürüyüşler yapsak . İnsanla geçse zamanlarımız. İçimizden birileri erken davranıp gittiğinde, yaşanmamış daha az şey olur böylece...ve Aile çok önemli bir arada tek yürek tek bilek olmak sedece üzüntü ve sevinçlerde zoraki değil birbirimizin hayatının içinde gemişte yaşanmış kötü şeylere çizgi çekerek sarılarak olmazmı? Bende biliyorum hayal benimki...Ama kim üstüne alınırsa hadi seni seviyorum iyiki varsın deyin sarılın kucaklaşın amcama bir fatiha okuyun tüm kaybettiğimiz sevdiklerimize nurlar yağsın üstüne hepsinin......

 Bir Hizmet İnsanı Fikri TOK..
 
Mahallemizin ve Görelemizin yetiştirdiği seçkin biri olan amcam Fikri TOK hayatı çilelerle dolu, kendini ibadete ve insanlara hizmete adamış İstanbul ve Görele'de uzun yıllar imam olarak hizmet etmiş değerli bir şahsiyetti. Yetiştirdiği yüzlerce öğrencileri vardır. Bunlardan biride yeğeni olan Mehmet TOK ve Ekrem GÜLŞEN'dir. Ekrem GÜLŞEN şu anda Sakarya Üniversitesinde öğretim görevlisi. Mehmet TOK ise Zeytinburnu Köşeli Cami İmamı Marmara Üniversitesi İlahiyat ve Haseki Eğitim mezunu. Genç yaşta yakalandığı böbrek yetersizliği daha sonra kalp yetmezliği onu çok zor durumda bıraktı. Bu hastalıklarla uzun zaman mücadele etti fakat 18-10-2011 cuma günü hayata veda etti. Yaşadığı dönem İçerisinde kişiliği, insanlığı sevenler tarafından takdirle söylenen amcam her yönü ile bir hizmet adamıydı. Dostlarını ve komşularını incitmeyen,nasihatları ile küçüklerine örnek büyüklerine saygılı bir kişiydi. Geride bırakdığı engelli 2 çocuğu bizlere ve sevenlerine emanettir. Onu rahmet ve şükranla yad ediyoruz. Mekanı Cennet Olsun..


Geçmiş Zaman Olur Ki..

Tarih   : 26.06.2010
 
Kimi değerler vardır hayatta iken kıymeti bilinir, kimi değerler vardır ki öldükten sonra ancak kıymeti bilinir. Eminim ki rahmetli babamın (Kazım ÖNER) değeri hayatta iken de ebediyete göç ettikten sonra da hep takdir edilmiştir.
Bu yazımda hem babamı tanıtmak, hem de geçmişe bir yolculuk yapmak istiyorum. Babam ilkokul mezunu olmasına rağmen İstanbul’da çalıştığı ortam ve beraber olduğu insanların etkisiyle, hal ve hareketleriyle seviyeli kültürlü biriydi. Kesinlikle kimseye kötü söz söylemez, küçük büyük demeden herkese selem verir, hatır sorardı. Tanımadığı kişilerle de hemen dostluk kurardı. Çok titiz ve düzenli idi, herkese iyilik yapmaya çalışır, kimseyi incitmezdi. Dedikodu gıybet yapmaz, yapılmasını da istemezdi.
1340(1924) yılında Görele’de doğdu. 40'lı yılların sonuna doğru gurbete çıktı. İstanbul Nişantaşı’ndaki Özel Teşvikiye Hastanesinde hasta bakıcı olarak çalıştı. 1952 de Halil İbrahim kızı Şükriye ÇIKIT'la evlendi. Bu evlilikten Fatma, Yusuf, Mehmet İstanbul da Coşkun, Ali ve Ercan da Görele de olmak üzere altı çocuğu oldu. 1963 yılına kadar bu hastanede çalıştı. Bu süre zarfında MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK’ın ameliyatında bulunmuş, Reşat Nuri GÜNTEKİN(Çalıkuşu nun yazarı), Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU(Kiralık Konak romanının yazarı), Selim Sırrı TARCAN(sporcu, yönetici)Coşkun ÖZARI (Teknik Direktör, Spor Yazarıgibi ünlülere iğne yapmış veya serum takmıştı.


Biz 59-60 yıllarında annemle üç kardeş köye dönüş yaptık. O zaman ulaşım şimdiki gibi olmadığından; sanıyorum haftada bir sefer yapan yük ve yolcu taşıyan bir gemi ile köye geldik. Gemi Görele’nin açığında durdu, kayıkla sahile çıktık. Biz Bayram amcamların tamında otururken, babamda o günkü şartlarda köyün ilk modern iki katlı evini yaptırmıştı. Köyün yolu o zaman yapılmadığından bütün malzemeler insan gücü ile taşınmıştı. Ahır ayrı olarak yapılmış, tuvalet de evin içinde idi.(Eski köy evleri bir buçuk kat, altı ahır üstü ise oturulan bir bina idi. Genelde tuvalet dışarıda, banyo da binaya ek olarak inşa edilirdi. Kullanılan malzeme kara taş , toprak, hartama, saç v.s idi.)


Köye belki de ilk radyo getirenlerden biri idi. Radyo demişken bir hatıramı anlatayım: Hafta sonları maç dinlemek için Yücel ağabey (Mustafa amcamın oğlu) ile rahmetli Osman ağabey (Sadık ÖNER’ in oğlu) bize gelirlerdi. Yücel ağabey F.B li Osman da G.S li idi. Tabii genelde de maçları F.B kazanırdı. Bende o zaman nerdeyse yarım asra yaklaşan F.B taraftarlığına ilk adımı atmıştım.

Babam köye dönünce ilçe veterinerliğinde göreve başladı. O zaman Hükümet Konağı şimdiki Görele Meydanındaydı. Babamda orada çalışıyordu. Hatta Salı Pazarı da bu meydana kurulurdu. Yerli sığırların süt verimi az olduğundan Hollanda holştayn cinsi inek elde etmek için suni tohumlama yapılırdı bütün köylerde. Babam da köy köy veterinerliğin jeepi ile yapılan bu faaliyetlere katılırdı. Okulların tatil olduğu zamanlarda birkaç defa beni de götürmüş bazı köyleri görme imkanı bulmuştum.

Babam hastanede çalıştığında köye geldikten sonra adeta köyün sağlıkçısı, doktoru gibiydi. İğne yaptırmak isteyenler, elini ayağını kesenler bize gelir veya bazen de babam giderdi. Veterinerlikte çalıştığı için de ineklerinde problemi olan da babama gelirdi. Evde bir çok sağlık malzemesi bulunurdu. Ameliyat iğnesi ve ipliği, şırınga(enjektör), gazlı bez, oksijenli su, tentürdiyot, plaster v.s. O zaman şimdiki gibi bir defa kullanılan enjektörler yoktu. Babam iğne yapmadan önce her defasında şırınga ve iğne uçlarını bir kapta kaynatıp sterilize ederdi. Köyde iğne yapmadığı kimse kalmamıştır her halde. Bazı hastalar eve gelemediği için babam işe giderken, bazen Devge ye bazen Tepebaşına kadar yolu uzatırdı. Bu iş için de çoğu zaman para almazdı. Bir defasında Mükerrem KUDU’ nun (rahmetli bakkal Hamdi nin oğlu) elini cam kesmiş avucunu içi bayağı açılmıştı. Babası onu bize getirmişti. Babam pansuman yapıp kancalarla yarayı birleştirdi.

Eskiden ortaokul ve liseye köyden yürüyerek gidip gelirdik. Okula babamla gitmesek de akşamları Hebüllüden Tepebaşından ve bizim köyden öğrenciler(beş on kişi) babam, Temel USTA, Celal gibi birkaç memur ve işçi kar yağmur çamur demez evlerimize dönerdik. Kiminin dizine kadar pantolonu ıslanır çamur olurdu. Ama babam titiz olduğundan bastığı yere bakar nerede kuru bir yer var veya taş var oraya basarak giderdi. Bizde ondan gördüğümüzü uygular üstümüzü başımızı kirletmeden okula gider eve dönerdik.

Dini vazifelerini yerine getirmeye çok özen gösterirdi. Salı ve Cuma günleri erkenden camiye gidip vaazları dinlerdi. Emekli olduktan sonra azmederek kuran okumayı öğrendi. Köyde tamın üstünde temiz bir fındık çuvalını seccade yapıp zamanının büyük bir kısmını kaza namazı kılıp kuran okuyarak geçirirdi.


1999 büyük Gölcük depreminde İstanbul’da idim. İstanbul’da da can kaybı olmuş, cep ve sabit telefonlarla haberleşmek imkansız hale gelmişti. Birkaç gün sonra telefon etme imkanı bularak iyi olduğumuzu, bizi merak etmemelerini söylemek istediğimde telefonu babam açtı. Onun duygulanıp hüzünlenmesi beni de etkiledi. İyi olduğumuz haberini vereyim derken daha kötü olmuştum.

Ne tesadüf ki 26 Aralık 2004 de Endonezya (AÇE) depreminde dünyalar yıkılırken aldığımız bir telefonla da bizim dünyamız yıkılmış, babam seksen yaşında ebedi yolculuğuna çıkmıştı.

Ben bu kısa yazıyla babamı tam olarak anlatabildiğimi zannetmiyorum. Bu satırları babamın yazdığı Vasiyet ile bitirmek istiyorum. Her halde bu vasiyet benim ifadelerimden daha özlü ve açıklayıcı olacaktır. Vefatından sonra resmi işlemler için evraklarının olduğu çantayı karıştırırken kendi el yazısı ile yazdığı vasiyet ile karşılaşmıştık bu vasiyet maddi konular ilgili değil, bize tavsiyelerini ifade eden satırlardı. Babamın yazdığı şekle sadık kalarak son sözleri babama bırakıyorum. Mekanın cennet olsun…

Yusuf ÖNER
Emekli Matematik Öğretmeni

BABAMIN VASİYETİ

Oğullarım, Kızım;

I.Doğruluktan hiç ayrılmayın
II.Herkesle iyi geçinin, kimsenin kalbini kırmayın
III.Birbirinizle anlaşmazlığa asla düşmeyiniz
IV.Kuran, Hadis ne diyorsa onun gereğini yapınız
V.Baba dostlarını herzaman arayınız
VI.Herkese güzel söz söyleyiniz
VII.Küçükleri sevip büyüklere saygı gösteriniz
VIII.Kanaatkar olunuz, kimsesizleri koruyunuz
IX.Bildiğiniz kadarı ile de olsa bizi duadan unutmayınız.

NOT:İnternette köyümüzü tanıtan bir site kurduğu ve bu yazıyı yazma fırsatı verdiği için kardeşim Coşkun ÖNER’ e çok teşekkür ediyorum. Böyle bir yazıyı yazmak gerçekten zordu. Yazarken eski günlere döndüm, hüzünlendim, gözlerim nemlendi. Bu arada yazıda geçen kişiler ve olaylarla ilgili eğer hatam veya yanlışım varsa affola…


Topal Osman'ın Milislerinden Terzi Ali KÜLAH..
Tarih   : 07.04.2010

Topal Osman için çok şeyler yazılıp çizilmiş, hakkında çok şey söylenmiştir. Giresunluların ulusal kahramanı kimine göre derin devletin tetikçisi, kimine göre haraç alan eşkıya, kimine göre Rumlara ve Kürtlere soykırım yapan psikopat ruhlu, kimine göre de Türkiye’de ilk siyasi cinayeti işleyen adam.. Kırk yıllık ömrünün on iki yılını bu vatan için cephelerde savaşarak geçirmiş bu adam, kısacası ne Musa’ya ne de İsa’ya yaranabilmiştir. Osman ağa, 1883 yılında Giresun’da doğar, ailesi ticaretle uğraşan varlıklı bir ailedir. Babası onu askere göndermemek için devlete 100 altın verir ve böylelikle askerlikten muaf olur. Ama o babasına karşı gelerek, yarı milis kuvvetler kurarak cepheye gider. 1912 yılında Balkan savaşına girer, o yıl Çatalca’da Bulgarlarla savaşırken patlayan bir şarapnel Osman ağanın diz kapağını parçalar ve topal kalır. İstanbul’da tedavisi bitince Giresun’a döner ve Rum ve Ermeni çeteleriyle savaşır. Daha sonra Ruslara karşı Harşıt Çayını savunmasıyla ününe ün katar. Bu Harşıt  hattı savunmasına Görele ve Eynesil uşakları da omuz verir.

İşte Topal Osman'ın Rum ve Ermeni çeteleriyle Giresun civarı ve Harşıt Çayında yaptığı savaşlarda Terzi Ali KÜLAH' da yer alır. Terzi Ali KÜLAH Topal Osmanla beraber Sivas ve Dersime yakın bölgede çıkan meşhur Koçgiri kürt isyanında da savaşır.  Cumhuriyet öncesi Giresun, Ordu, Gümüşhane Trabzon’a bağlıydı. Atatürk der ki, Karadeniz savunmasında Trabzon uşakları canları pahasına Karadeniz’i savundu. Bu onur Giresunluların, Tireboluların ve Görelelilerindir. Terzi Ali KÜLAH 1976 yılında bu dünyadan göç eder, vatan için savaşan ve bu uğurda gazi ve şehit olan tüm hemşerilerimizi minnetle anıyor, gazilerimize hayırlı uzun ömürler dilerken, şehitlerimizi de rahmetle anıyoruz... 

KADİROĞLU OSMAN KÜÇÜK - MEHMET KÜLAH - TERZİ ALİ KÜLAH

Not: Terzi Ali KÜLAH hakkında daha teferruatlı bilgisi olan hemşerilerimizden yardımlarını bekliyoruz.
 
 



0 Yorum - Yorum Yaz

  Köyümüzün Sitesi 5 Yaşında  

Değerli köylülerimiz, 05.06.2008 tarihinde unlucedevge.tr.gg ismiyle yayın hayatına başlayan ve 24.12.2010 tarihinde yeni tasarımı ve unlucedevge.com ismiyle yayın hayatına devam eden köyümüzün sitesi 05.06.2012 tarihinde 4.yılını tamamlayarak 5. yılına girecektir. 

Bizlere her zaman destek veren, gönlü bizlerle olan sıladaki ve gurbetteki tüm hemşerilerimize ve köylülerimize sonsuz teşekkür ediyoruz.

Sitemizin, hakkımızda bölümünde  belirttiğimiz amaçlarımızı sizlerle bir kez daha paylaşmak istiyoruz

Sitemizin Amacı

  Neden İnternet Sitesi Kurma İhtiyacı Hissettik?
 
İnternetin İletişimde Sağlamış Olduğu Kolaylıklar
 
Köyümüze ve Görele’mize gurbetten baktığımızda hem köyümüz hemde Görele nüfusunun büyük çoğunluğunun gurbette yaşadığını, yeni neslin birbirini tanıyamaz hale geldiğini, eski nesille yeni nesil arasında büyük bir kültür farkı ve iletişim eksikliği olduğunu gördük.  Herkes bireysel olarak kendi başına dünya meşakkatlerine kapılmış gidiyor. Gurbetteki hemşerilerimiz köyünden, memleketinden habersiz birbirinden uzak yaşar duruma gelmiş. Sanal ortamda birbirinden kopuk yaşayan hemşerilerimizin tanışmasını sağlamak, birbirimizin iyi ve kötü gününden haberdar olmak, iyi ve kötü günümüzde hemşerilerimizin bir araya gelmesini, birlik ve beraberliğimizin en üst seviyeye çıkmasını istedik.

İletişim kurmada, bilgi ve fikir paylaşımında geniş imkânlar sunan, zaman ve yer sorununu büyük oranda ortadan kaldıran internet günden güne gelişmektedir. Bu açıdan internet özellikle topluluk faaliyetleri için oldukça elverişli bir teknolojidir. Bu durumda Ünlüce Mahallesinin de internette yerini alması artık kaçınılmaz olmuştu. Bu konuda geç kalındığını da düşünüyoruz. Bu sitenin ve köyümüzün diğer sitelerinin Ünlüce Mahallesi halkının iletişimine büyük katkıda bulunacağını düşünüyoruz. Bu siteden isteyen hemşerilerimiz herhangi bir duyurusunu yapabilecektir. Düğün, nişan, yemek, doğum gibi her türlü olay, etkinlik, gelişme buradan tüm hemşerilerimize duyurulacaktır.
 
Sosyal ve Kültürel Gelişime Katkı
 
Herkesin istediği yer ve zamanda ulaşabileceği böyle bir sitenin varlığı köyümüz için aynı zamanda sosyal ve kültürel gelişim açısından da faydalı olacaktır. İletişim kurmanın yanı sıra  sitemiz, güncel konularda farklı görüş ve düşüncelerin tartışıldığı, bilgilerin paylaşıldığı, sorunların ortaya konulduğu, çözüm yollarının bulunmaya çalışılacağı bir ortam sağlayacaktır. 

Köyün Tanıtımı

Sitemizin faydalarından biri de köyün yeni kuşaklara tanıtılması olacaktır. Köyünü hiç görmemiş yeni nesillerin köyünü tanıması, köyün sorunlarının farkında olması ve köy kültürüne de aşina olması Ünlüce Mahallesinin her türlü gelişimi açısından oldukça olumlu olacaktır. Özellikle yeni neslin kültüründen kopuk bir şekilde yetiştirilmesi büyük bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Tabii burada hemen şunu vurgulamak gerekir ki yeni neslin eski kültürü sorgulamadan benimsemesi diye bir şey söz konusu olamaz; olmamalıdır. Ancak şu açıktır ki yeni neslin köy kültüründen alması gereken birçok değer mevcuttur. Bu değerlere verebileceğimiz en iyi örnekler çalışma ahlakı, dayanışma, birlik beraberlik ve imecedir.

Köy kültüründe mevcut olan çalışmaya, üretime, dayanışmaya ve imeceye verilen önemin yeni nesillere de aktarılmasında özellikle günümüz koşullarında büyük bir ihtiyaç vardır. Genellikle yeni nesil arasında yaygın olan internet sayesinde köyümüzün ve köy kültürünün yeni nesillere tanıtılması gerekmektedir. Buna ek olarak sitemiz köyümüzün diğer insanlara tanıtılmasına da katkıda bulunacaktır. Kısacası sitemiz ve köyümüzün diğer siteleri Ünlüce Mahallesini dünyaya açacaktır. Bunun da Ünlüce Mahallesinin ileriye dönük değişiminde önemli bir adım olacağına inanıyoruz.

Sitenin İşleyişi

Site tamamen gönüllü bir çalışmanın ürünüdür ve öyle devam etmektedir ve edecektir. Uyguladığımız metot da imecedir. Bu açıdan isteyen istediği şekilde sitemizin çalışmalarına katkıda bulunabilir. Sitemiz gönüllü bir çalışma olduğu için sitenin, gideri olsa da, hiçbir geliri yoktur. Siteden yapılacak kişisel duyurular da karşılıksızdır. Hiç kimseden duyurusu karşılığı bir ücret talep edilmeyecektir. Bu açıdan isteyen her ünlüceli buradan istediği bir konuda duyuru yaparak diğer ünlücelilere çok rahatlıkla ulaşabilir. Siz hemşerilerimizden isteğimiz sitemize desteklerinizle, katkı ve paylaşımlarınızla sahip çıkmanızdır. Tabii hatalı taraflarımızı, yanlışlarımızı ve eksikliklerimizi de eleştirin, eleştirin ki doğruları bulalım. Bu site sizin yönlendirmeleriniz ile şekillenecektir. 
 
Sitemizin Amacı

Öncelikle sitenin amacının ne olmadığını belirtelim. Sitenin amacı ne bir aile grubunun, ne bir inancın ne de bir dünya görüşünün propagandasını yapmaktır.

Sitemizin amaçlarını kısaca şöyle sıralayabiliriz..

** Köyümüzü, köy kültürümüzü sanal ortama taşımak, o kültürü yeniden üretmek, yeni nesillere aktarabilmektedir. Bu konuda köyümüz yaşlılarına çok görev düşmektedir.

** Köyümüzün sorunlarını belirleyerek elbirliğiyle çözüm yolları aramakta sitemizin bir diğer görevidir.

** Köyümüzde had safhada bulunan iletişim eksikliğini gidermeye çalışmak.

** Gurbette, aynı ilde-ilçede-mahallede  birbirinden habersiz yaşamlarını devam ettiren hemşerilerimizi bir araya getirebilmek.
 

** Gerek memlekette, gerekse gurbette yaşayan hemşerilerimizin  birbirlerinin iyi-kötü, acı-mutlu gününden haberdar olunmasını sağlamak, hemşerilerimizin acı, sıkıntılı günlerinde yanında olarak acılarını sıkıntılarını paylaşmak, mutlu günlerinde ise mutluluklarına ortak olmak.

*** Sitemizin en büyük amacı ise köyümüzde ve gurbette bulunan hemşerilerimizi bir vesileyle (köy hayrı, köy pikniği,vs) bir araya getirerek eski ve yeni nesil arasındaki irtibat kopukluğunu gidermek, hemşerilerimizin birlik ve beraberliğini sağlayarak kaynaşmalarını başarabilmektir ki; Bu amacımıza iki yıl önce ulaşmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

B
elirtilen amaçlarımızı hep birlikte gerçekleştireceğimize inanıyoruz ve tüm hemşerilerimize sitemize verdiği destek ve gösterdiği ilgiden dolayı teşekkürlerimizi sunuyoruz... Bu amaçlar çerçevesinde bütün köylülerimizi sitemize davet ediyoruz.

Saygılarımızla....

Gelin Paylaşalım..
  
Sitemiz yeni tasarımıyla hizmetinize girmiş bulunmaktadır. Sitemizin zaman içerisinde sizlerinde katkılarıyla ve yönlendirmeleriyle daha da güzelleşeceğini, kullanışlı hale geleceğini umuyoruz. Sitemizin yeni tasarlanmış hali, eskisinden içerik yönünden daha zengin olmasının yanında işlevselliği daha da basitleştirilmiştir. Üyelerimiz ve ziyaretçilerimiz her çeşit birikimlerini bizimle paylaşabilirler. Her türlü eleştiriye ve öneriye açığız. Hep aynı yüzleri görmekten yakınanlar lütfen kendileri de bir şeylerini paylaşırlarsa bu sorun kendiliğinden giderilmiş olur. Yalnız muhalefet etmek ve katkı yapmamak çözüm değildir. Amacımız Ünlüce ve Ünlüce insanına en iyi hizmeti sunabilmektir. Bu hizmetten hiçbir gelir elde etmeyip, aksine giderleri cebimizden karşılamaktayız. Ama bu bizim için bir sorun oluşturmamaktadır. Tek ve vazgeçilmez hedefimiz Ünlüce Mahallesini dünyaya tanıtmaktır. Buna ilave olarak da geçmişte kalan kültürümüzü gün yüzüne çıkarıp geleceğe taşımaktır. Bu iş takdir edersiniz ki üç- beş kişiyle gerçekleşemez. Bu yükü köydeki-gurbetteki, erkeği-kadını, yaşlısı-genci tüm hemşerilerimiz birlikte omuzlamalıyız.
Gelin, saklı kültürümüzü gün şığına çıkarıp yayılmasını sağlayalım. Gelin, resim galerilerini, videoları, makale ve yazıları paylaşalım. Gelin, mesaj, duyuru, haber ve yorumlarınızla sitemize katkı yapıp sitemizin daha güncel olmasını sağlayalım.
Gelin, düğün, nişan, doğum duyurularınızı bizimle paylaşın, Satılık, kiralık ilanlarınızı ve reklamlarınızı sitemizde yayınlatıp sitemizin hayatta kalmasına katkı yapın. Eğer aramızda özveriyle çalışmayı düşünenleriniz varsa gelin, bizlere katılın, Birlikte çalışalım. Gücümüze güç katın. Hizmet halkamız genişlesin. Gelin, http://www.unlucedevge.com tüm Ünlücelilerin buluşma adresi olsun. Gelin, http://www.unlucedevge.com tüm Ünlücelilerin paylaşım platformu olsun.

 Sitemize Üye Olun, Bizlere Daha Kolay Ulaşın..
 
Niyahayet köyümüze yakışan bir site ile karşınızdayız.  Çalışmalarımız henüz bitmedi zaman içinde sizlerinde katkılarıyla değişiklikleri sitemizde aynı anda görebileceksiniz. Eski sitemizdeki  yer alan yorumları yeni sitemize taşıyamadık. Bu bizden değil teknik alt yapıdan kaynaklanmıştır. Sitemize üye olarak bizlere daha kolay ulaşabilir, haber, köşe yazısı fotoğraf gönderebilirsiniz. Sitemize üye olduktan sonra üye girişi bölümünden giriş yapın ve kişisel sayfama girin. Bu bölümde bulunan "SİTE YÖNETİCİSİNE VERİ GÖNDER" menüsünden fotoğraf, haber, köşe yazısı ve duyurularınızı gönderebilirsiniz. Sizde sitemizde köşe yazarı olabilir fikirlerinizi paylaşabilirsiniz. Sizleri sitemize üye olmaya ve bizleri takip etmeye davet ediyoruz.  

 Yeni Sitemizle Karşınızdayız..

Tam 2.5 senedir sizlere imkanlarımız ölçüsünde, bilgi ve becerimizin elverdiği kadarıyla köyümüzle ilgili  hizmet vermeye gayret gösterdik. Amacımız ve gayemiz sizlere hep en kaliteliyi vermeye çalışmak ve devamlı olabilmekti.  Ve uzun çalışmalar sonucu yeni ve daha profesyonel bir website arayüzümüzle sizlere çok daha kullanışlı bir site sunmaktan gurur duymaktayız. Umarız sizlerde yeni sitemizin heyecanını bizlerle paylaşırsınız. Amacımız hep birlkte  köyümüze hizmet edebilmek,  beraberilk ruhunu canlı tutabilmektir. Yeni web sitemize hepinizden azami katkı bekliyoruz. Bende web site işnden anlarım, benimde bu siteyle ilgili çalışmalarım, katkılarım, fikirlerim olabilir diyorsanız memnuniyetle kabul ederiz.   Sitemizle ilgili her türlü katkı, paylaşım ve sorularınız için aşağıdaki iletişim adreslerinden bana ulaşabilirsiniz.
 Telefon: 0505 273 41 01 Email:unlucedevge@hotmail.com
Sitemiz Görele'nin Seçkin Sitelerinde Tanıtıldı..
Tarih   : 03.07.2010

Sanal alemde 2. yılını tamamlayan Ünlüce Mahallesi Web Sitemiz; (www.unlucedevge.tr.gg) 2. yılını tamamlaması münasebetiyle Görele'mizin seçkin siteleri,(www.radyoozkaradeniz.com),(www.gorele.com.tr) ve(www.gorelegazetesi.com) web sitelerince tanıtıldı. Bizlerden desteklerini esirgemeyen herkese sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. 

Sitemiz İki Yaşında..
Tarih   : 01.07.2010

Kimimizin doğup büyüdüğü, kimimizin doğup göçtüğü, kimimizin yazları, bayramları gittiği bu diyar bizim köyümüz. Aklımıza düşünce köyümüz, her şey birden canlanır dün gibi. Her birimizin ayrı bir hatırası, unutamadığı anıları vardır köyümüzle ilgili. Bir zamanlar, herkes tanırdı birbirini köyümüzde. Acısına sevincine ortak olurdu köylüsünün. Köyden şehre göçle birlikte köylülerimiz, köyden ayrılmaya şehre yerleşmeye başladılar. Ayrılık sadece köyden olsa bir parça anlaşılırdı ama, köyden uzaklaşırken birbirimizden de uzaklaşmaya başlamıştık. Önceden yolda izde, derede tepede, fındık bahçesinde tarlada selamlaşan, hal hatır soran köylülerimiz, artık şehrin kalabalıklığı içinde birbirini göremez ve tanıyamaz, bilemez hale geldi. Çocukluğunu ve gençliğini birlikte yaşamış 1950 li, 1960 lı 1970 li kuşaklar birbirini tanısa da onların çocukları ve torunları köyüne, köylüsüne yabancı hale geldi.

2008 yılının Temmuz ayında biraz merak, biraz heves ama en önemlisi gurbette bulunmamızdan dolayı memleket özlemi çekmemiz nedeniyle bu siteyi açtığımızda tabiiki bir amacımız, daha doğrusu  amaçlarımız vardı.

Biz istiyorduk ki, her bir Ünlüce'li birbirini tanısın, kaynaşsın, kucaklaşsın, köylüsünün  sevincine ve acısına ortak olsun.  “Bak bu da Görele'li, Devgeli-Ünlüceli diye başkaları tanıştırmasın bizi birbirimizle, biz tanıyalım birbirimizi. Bu ve buna benzer ulvi amaçlarla kurduk bu siteyi, başka hiçbir beklentimiz olmadı kimseden.

Çocukluğumuzu, gençliğimizi ve güzel hatıralarla süsleyip gönderdiğimiz yıllarımızı geri getirmek artık mümkün değil. Ama bu güzel unutulmaz hatıralar bu sayfalarda dile gelsin, tarihe geçsin ve tüm Ünlücelilerle paylaşılsın istiyoruz. Yeni nesiller öğrensin köyünün, köylüsünün mazisini. Çocuklar, gençler bilsin köyünde kimler yaşamış, neler yaşanmış. Köyümüzü, köylümüzü unutmayalım, unutturmayalım yeni kuşaklara. Nesillerimiz birbirinden kopmasın. Bu site  köyümüzün-ünlücelilerin  sitesidir. Web sitemize, köyümüze, birbirimize sahip çıkalım. Daha nice yıllarda sizlerle birlikte olmak dileğiyle....  
Sitemiz Haftanın Sitesi Olarak Tanıtıldı..

Her hafta Görele' nin bir yerel web sitesinin tanıtımını yapan gorele.com.tr bu hafta haftanın sitesi olarak sitemizin tanıtımını yapmıştırş gorele.com.tr' de aşağıdaki bağlatıda yayınlanan habere yorumlarınızı, eleştirilerinizi ve katkılarınızı bekliyorum.. Habere Ulaşmak İçin Bağlantıyı Tıklayınız...
http://www.gorele.com.tr/haber_detay.asp?haberID=890



Radyo Görele'de  Sitemizin Tanıtımı Yapıldı...

Radyo Görele' de 14 Aralık 2009 Pazartesi ve 15 Aralık 2009 Salı akşamı yayınlan "Esinti ile Hasret Rüzgarı" programında dinleyicilere sitemiz hakkında geniş bir şekilde bilgi verilmiş, Köyümüzün Tarihi, Göreleli Kemençe Üstadları, Görele Dondurması sayfalarından bölümler dinleyicilere okunmuştur. Destekleri için Radyo Görele ailesine ve  Esinti ile Hasret Rüzgarı programının sunucusu Yaşar KESKİN' e teşekkür ediyoruz. 



0 Yorum - Yorum Yaz

 Ünlüce Mahallesi Dayanışma ve Kaynaşma Pikniğimiz 

Bu yıl üçüncüsünü düzenleyeceğimiz Ünlüce Mahallesi Dayanışma ve Kaynaşma Pikniğimiz 26 Ağustos 2012 Pazar günü Devge Çayında yapılacaktır.

Yapılacak olan pikniğimize sılada  ve gurbette bulunan yaşlı-genç tüm köylülerimiz davetidir.


Piknik ve piknikte yapılabilecek etkinlikler ve planlama hakkında görüş ve önerilerinizi ile piknikle ilgili oluşturulacak piknik düzenleme komitesine katılımınızı bekliyoruz.


 Köy Pikniğimiz

Bu yıl üçüncüsünü düzenlemeyi planladığımız Ünlüce Mahallesi Dayanışma ve Kaynaşma Pikniğimizin maksimum katılım ve doğru zamanda yapılabilmesi için pikniğin tarihi, yeri ve içeriğiyle ilgili sizlerden fikirlerinizi ve görüşlerinizi sitemizde paylaşmanızı bekliyoruz.

Birlikte eğlenmek, birlik ve beraberliğimizi pekiştirmek gençlerimizin tanışıp kaynaşmaları, özleyenlerin özlemlerini gidermeleri için sizlerin fikir, görüş ve paylaşımları önem arzetmektedir. 

Ayrıca köy pikniğimizin organizazyonu için gurbette ve memlekette oluşturulacak düzenleme komitesinde görev alabilecek  hemşerilerim  izin de bizlerle irtibata geçmesini bekliyoruz.

Amacımız en doğru tarihi tespit etmek, pikniğimize daha fazla katılım sağlamak ve piknik için zengin bir içerik oluşturmaktır. 

 


Piknik Programı

31 Ağustos 2011 Çarşamba   (Ramazan Bayramının 2.günü) saat 11:00'de Devge Çayında düzenlenecek olan  2.Ünlüce Dayanışma ve Kaynaşma Pikniğimizin programı yapılan toplantı sonunda belirlendi.
Sizlerde aşağıda belirtilen piknik programına
görüş ve önerilerinizi iletebilirsiniz.

2.Ünlüce Dayanışma ve Kaynaşma Piknik Programı

1-Açılış ve konuşmalar

2-Bayramlaşma

3-Köyümüzdeki sülalerinin kendilerini tanıtımı

4-İkram ve köy sorunlarının görüşülmesi

5-Eğlence, horon

6-Eski şöhretler ve gençlerin futbol karşılaşması

7-Dilek, temenniler,yapılan piknikle ilgili görüşlerin belirtilmesi.


2.Ünlüce Dayanışma ve Kaynaşma Pikniğine Davet

2.Ünlüce Dayanışma ve Kaynaşma Pikniğimiz 31 Ağustos 2011 Çarşamba   (Ramazan Bayramının 2.günü) saat 11:00'de Devge Çayında düzenlenecektir. Yapılacak olan pikniğimize gençlerimizin tanışıp kaynaşmaları, özleyenlerin özlemlerini gidermeleri, birlik ve beraberliğimizin pekişmesi için sılada  ve gurbette bulunan tüm hemşerilerimizi davet ediyoruz.
Piknik ve piknikte yapılabilecek etkinlikler ve planlama hakkında görüş ve önerilerinizi bekliyoruz.

Bu İkinci Buluşmanız Ünlüce Okulunda Olsun..

Neden mi okulda hepimizin bir hasreti ve özlemi var, okulumuzun harebe halinden kurtarılmasını arzu ediyoruz . Yıllarca bizlere emek vermiş, binlerce mezun olmasına vesile kılan, bizleri yağmurdan, kardan, doludan,rüzgardan koruyarak, rahat öğrenim imkanı sağladığını, artı yapımında yoğun sıkıntı çeken ata yadigarına sahip çıkmamız bir vefa borcu olduğunu düşünuyoruz.   

Birincisi okulumuzun ileriye yönelik değerlendirilmesi açısından tamir ve tadilat için en büyük fırsat, bu sayede ilk adımı atmış olacağız…

Bu buluşma okulda olursa bir değil, iki değil, çok yönlü büyük bir buluşma bayramı olacak, bizim için.

Yıllarca ders gördüğümüz okulumuzu ziyaret etmiş olacağız, bir araya gelerek okul ve sınıf hatıraları canlanacak hepimiz eski günlerin heycanını tadacağız, okulumuzda yaşadığımız anıları canlanacak,

İleriye yönelik kalıcı hizmet olacağından (düğün, nişan, sünnet,mevlid,misafir evi, vs.) köylümüze hizmet verecek.

Kötü hava şartları olmuş olsa bile, program ertelenmeden yapılabilir.

Lavobo ve tuvaleti mevcud sadece bir elden geçmesi gerekiyor.

Yıllar sonra okulda bir canlılık olacak.

Elektirik sorunu olmayacak,

Okulun bahçesi yeterli olacaktir program için,

Artı alınacak malzemelerin korunması açısından uygun olacaktır.

Ulaşımda bir sıkıntı olmayacak.

Özer kardeşimizin tarih olarak Bayramın üçüncü ve dördüncü gününü seçmesi   çok isabetli olmuş, bu buluşma yukarda belirtdiğim gibi çok yönlü olacak inşallah.

Not: Benim belirttiğim hususlar sadece bir teklif, kararı sizlere bırakıyorum. yapılacak faliyetlerde imkanlar dahilinde maddi yardımlada yanınızdayım. 
Saygı ve Selamlar

Yakup GÜLŞEN


1.Ünlüce Dayanışma ve Kaynaşma Pikniğine Yaşlılarımızla, Gençlerimizle Renk Kattık..
Tarih   : 23.07.2010

Bu duygu anlatılmaz yaşanır. 18 Temmuz 2010 Pazar günü mahallemizin birlik beraberlik kardeşlik duygularını pekiştiren, kardeşliği en üst düzeyde hissettiren, kırgınlıları af ettiren bir birliktelik için adım attık. Bu hedefe erişmenin coşkusu ile uzaktan ve yakından pikniğe katılanlara teşekkür ediyor,  hasta olup  yatağından kalkıp gelemeyenlerinde gönüllerinin ve kalplerinin bizimle olduğunu biliyoruz.
Birlikte olmak, berber olmak, dayanışma içinde olmak çok güzel duygular.
Senede bir kez olsun gurbette ve memlekette  yaşayanlarla biraraya gelebilmek mutluluk verici, biz bir araya gelebilmenin getirmenin mutluluğunu yaşadık.
İsim zikretmeden bu organizede emeği geçen herkese, yağacak olan yağmuru bile göze alan mahallenin yaşlılarına, gençlerine ve tüm mahalle sakinlerine teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.
Etkinlik hakkında mahallemiz sakinleriyle yapmış olduğum birkaç yorumu aktarmak istiyorum.
HAKAN ÇIKIT: (Mahalle Muhtarı)İleriye dönük daha güzelini yapacağız.Bu konuşmanın devamında kendilerinden ve azalardan ve mahalle İmamından bu etkinliğin bir geleneksel hale geleceği için söz aldık.
GÜLSÜN ÖNER:(Ormancı Bahtiyar Önerin Kızı) Çok mutlu oldum. Böyle bir organize yaptığınız için sevindim. Aslında duyunca şok oldum hiç yoktu mutlu oldum.
ŞÜKRİYE ÖNER: (Merhum Kazım Önerin Eşi) Bu gün ne ise onu düşünüyorum.
Eskileri hep unuttum.
ŞÜKRAN GÜLŞEN: (Sami Gülşen’in Eşi) Nice, nice bu günleri görün, yaşayın, nice eğlenceler diliyorum. Sizleri çok seviyorum.
MERDİYE ÇIKIT: (Merhum İmdat Çıkıt’ın eşi) Birlikteliğimizi devam ettirelim çok mutluyuz. Keşke İmdat’a olsaydı.
Güzel bir gündü kaynaşma oldu. Herkes bir biri biriyle samimiyet kurdu.
ZİYA ÇIKIT:(İstanbul Bakırköy eski meclis üyesi) Bu güzel günde bu oluşumu sağlayan Özer ÖNER, Beytullah GÜLŞEN, Mahallemiz muhtarı Hakan Çıkıt’a, Coşkun ÖNER’e emeği geçen herkese gurbetten bu günün oluşumuna katkı veren buraya gelen teşvik eden herkese şahsım ve ailem adına sonsuz teşekkür ediyorum.
ADİL GÜLŞEN: Seneye daha iyi bir organize ile daha iyi olur.
YUSUF TOK: (Emekli Orman Muhafaza memuru) Çok güzel buraya daha çok uslularımızın gelmesi lazımdı gelmeyenler var. İlkinde bazı noksanlıklar olabilir ileriye doğru daha güzel olur hepinize çok çok teşekkür ediyorum.
SAMİ GÜLŞEN: Çok güzel devamını diliyorum.
HANİFE ÇIKIT(Ziya Çıktı’n eşi) Çok güzel bir şey her sene devam etsin bir gelenek haline gelsin inşallah devamı gelir. Teşekkürler.
NURİ GÜLŞEN: Çok iyi eksikler illaki olur. Bir dahaki seneye daha iyi olur.
SABRİ TOK:(Doktor) Gayet güzel düşünce tarzı güzel mahalleliyi bir araya toplamak mahallenin bir arada bir biriyle kaynaşmasını sağlamak bir birini tanımayan kişilerin bir birini tanımasını sağlamak gayet iyi.
Okuyan öğrencilere destek mahalleye yapılacak işler destek birliktelik birliktelikten kuvvet doğar kuvvet doğmasını sağlamak daha güzel olur.
Bu yöne doğru ilerler bu yönde herkes üzerine düşen görevleri yapar gelecekte daha iyi bir toplum haline geliriz.
FEVZİ KÜLAH(Ünlüce Mahallesi Eski Muhtarı) Sabri beye katılıyorum.
Mahallemizde çarşıda pazarda babamız biriyle konuşurken ayrıldığı zaman tanımıyorsak babamıza sorardık bu kim diye babamızda bize kim olduğunu söyler tanımış olurduk.
Şimdiki gençler bir birini tanımıyor tanısa bile büyüklerini tanımıyor.
Bu festivalin veya pikniğin diyelim gençlerin bir birini ve büyüklerini tanıması için yapılan etkinliğe teşekkür ediyorum.
MEHMET UĞUR BİLGE:(Mavi Karadeniz TV) Ünlüce hayatımın temel taşlarından biridir
Benim köyüm ne ise Ünlüce Mahallesi de o.
Konuşamıyorum boğazıma bir şeyler takıldı.
Şöyle bir döndüğüm zaman buralarda bu insanları gördükten sonra benim söyleyeceğim her şeyi bu dörtlükler anlatır.
ADNAN KÖKBOYUN: Biraz daha geniş aktif nitelikli.
Bizden üst kuşakların burada olmasını isterdim. Daha üst kuşaklar olsaydı biraz daha tanışma kaynaşma köklü olurdu. 2011 Yılı için en az beş kişilik bir komiteyi hazır edelim tutanağa geçelim böyle kalıp bitmesin.
ÇOŞKUN ÖNER: Vesile olduk ise ne mutlu bize, tahmin ettiğimizden daha tefeauratlı daha kalabalık daha katılımlı açıkçası bu kadar kalabalık beklemiyordum.
Bundan sonraki yıllarda eksiklerimizi görerek bir program çerçevesinde baştan sona kadar hangi saatte ne yapacaksak planlayarak yapabilirsek yıllar yılı devam edecektir.
YUSUF ÖNER: Daha yaşlıların ayağına gidilerek araç tahsis ederek onları buraya getirmek gerek.
YUNUS ÖZTÜRK:(Dondurmacı-Doğankent)Etkinlik çok güzel.
Güzel insan toplanmış bugün kazık belli yaylasının şenliği olduğu halde burada bu kadar güzel insan toplandı ise organizatörlerin büyük başarısıdır.
Tüm yorumculara içten gelerek etkinlik hakkındaki görüşlerini söyledikleri için teşekkür ediyor.
Saygılarımı sunuyorum.

Haber: Beytullah GÜLŞEN

 
Tanışma, Dayanışma, Kaynaşma, Mutluluk Tablosu..
Tarih   : 18.07.2010

1.Ünlüce Dayanışma ve Kaynaşma Pikniğimiz 18 Temmuz 2010 Pazar günü 200 civarında hemşerimizin katılımıyla  Devge Çayında yapıldı. Güneşli bir havada 11.00 civarında başlayan pikniğe ülkemizin çeşitli şehirlerinde yaşayan ve köylerine olan özlemi gidermek isteyen yaşlı-genç, kadın-erkek birçok hemşerimiz de iştirak etti. Açılış konuşması yapan Ziya ÇIKIT, Özer Salih ÖNER ve Beytullah GÜLŞEN yaptıkları konuşmalarda; Ünlüce Mahallesi olarak tanışma, kaynaşma, birlik beraberlik adına bir araya gelindiğini, köyümüzün cennet misali bir doğa yapısı olduğunu, bu organizasyonun ilk olması münasebetiyle belki bazı eksikliklerin olabileceğini, ileriki yıllarda daha programlı, düzenli, katılımcı piknikler yapabilmeyi arzu ettiklerini belirterek pikniğe iştirak eden ve piknik organizasyonunda katkısı bulunan herkese teşekkür ettiler. Açılış konuşmalarının ardından saygı duruşu ve  ahirete göçeden yakınlarımız için Ünlüce Mahallesi Merkez Camii İmamı Şenol YILMAZ Kuran-ı Kerim okuyarak dua ettikten sonra pikniğe katılan konuklara tavuklu pilav ikramı yapıldı. Bu sırada köyümüzün kemençe sanatçısı Coşkun KİRMAN kemençesi ve söylediği görele ve karadeniz türküleri ile pikniğe katılanları coşturdu. Ayrıca eski şöhretler ile gençler arasında futbol müsabakası yapıldı. Köy pikniğimizin ilerleyen saatlarinde Mavi Karadeniz Televizyonunda Grebi Show adlı programı hazırlayan ve sunan Uğur BİLGİ ve usta kemençe sanatçısı Burhan CABA pikniğimize iştirak ettiler. 
Pikniğe katılan köylülerimiz pikniğin çok güzel geçtiğini belirterek, ilkini yaptığımız pikniğimizin köyümüzün bir eksiğini giderdiğini, sonraki yıllarda da bu şekilde sürmesini arzu ettiklerini, belki de yıllarca göremedikleri arkadaşlarını, köylülerini piknik münasebetiyle gördüklerini ve bundan da çok mutlu olduklarını bildirmişlerdir. Pikniğe katılan köylülerimiz piknik sonunda topluca tanışma, dayanışma, kaynaşma, mutluluk fotoğrafı çektirdiler. 

Burada, pikniğin düzenlenmesine vesile olan ve emeği geçen, Muhtarımız Hakan ÇIKIT, Özer Salih ÖNER, Beytullah GÜLŞEN, Yusuf ÖNER, Mehmet ÖNER, Mehmet HACIHASANOĞLU, Fahri TOK, Önder ÇIKIT, Haşim KOÇ, Kemal KARAKADIOĞLU, Ali ÖNER'le pikniğimize katılan başta Yusuf TOK, Sami/Şükran GÜLŞEN, Fevzi KÜLAH, Şükriye ÖNER, Rafet ÇIKIT, Yaşar KÜLAH, Şener/Yılmaz KÜÇÜK olmak üzere tüm hemşerilerimize katkılarından ve katılımlarından dolayı şükranlarımızı sunuyoruz..   




1.Ünlüce Dayanışma ve Kaynaşma Pikniği Hakkıda Halkımıza Duyuru..
Tarih   : 15.07.2010

** 1.Ünlüce Dayanışma ve Kaynaşma Pikniğimiz 18 Temmuz 2010 Pazar günü yapılacaktır. 

 ** Pikniğimiz; Tanışma, dayanışma, kaynaşma, birlik ve beraberliğimizin sağlanması, köyümüzün sorunlarının görüşülmesi, küskünlerin barıştırılması gibi ulvi amaçlarla düzenlenmektedir.

** 18 Temmuz 2010 Pazar günü yapılacak 1.Ünlüce Dayanışma ve Kaynaşma Pikniğimizin düzenlenmesiyle  ilgili olarak 16.07.2010 Cuma ve 17.07.2010 Cumartesi günleri Görele/Köyde toplantı yapılacaktır. Toplantılara tüm hemşerilerimizi katılımını bekliyoruz.

** Pikniğimize köyümüzün kemençe sanatçıları Coşkun KİRMAN ve Ümit ÇATALBAŞ katılacaktır.

** Piknikte şöhretler ile gençler arasında fatbol müsabakası  ve toplantılarda alınabilecek diğer sosyal etkinliklerin  yapılması planlanmaktadır.

** Tüm hemşerilerimizi pikniğimize davet ediyoruz...





0 Yorum - Yorum Yaz
Köyümüzün Tarihi
 
 
Yukarı Ünlüce Mahallesi Görele ilçe merkezine 8km, aşağı devge 5km. mesafede olup 2172.613 metrekare alana kurulmuştur,  hane sayısı 165 ve nüfusu 1800'dür. Ünlüce Mahallesi 1965 senesinden önce Devge Köyü olarak bilinmekte idi. Ünlücenin doğusunda Hürriyet Mahallesi, batısında Sağlık ve Maksutlu, güneyinde İnanca Köyleri,kuzeyinde Tepebaşı Mahallesi bulunmaktadır.             

Ünlüce Mahallesi 1900 yılların  başına kadar bugünkü adıyla(Daylı-Hürriyet-Ünlüce) Daylı köyü adıyla tek bir köy olarak devam etmiş olup, Devge, Daylının güneybatı kısmı daylıdan ayrılarak Devge köyü adıyla yeni bir muhtarlık olmuştur.
Devge adını alması köye ilk yerleşen kişilerin fiziki yapısının normalin üzerinde olmasından dolayı ''dev gibi'' denilmesin den dolayı halk dilinde köyün adı zamanla Devge olmuştur. Diğer bir rivayete göre de köye ilk gelenlerin deve  ile geldiklerinden köyün adına Devge denildiği söylenmektedir.  1876 yılı Görele mevcud erkek nüfusu, vergi ve hane sayısına göre Devgede 70 hane 143 islam nüfusu Şıhlıda 40 hane 103 islam nüfuslu bulunmaktaydı. 
Ünlüce (devge)ye ilk yerleşen  Gümüşhane Kürtünden Katırcıogulları oldugu  daha sonra  Tirebolu   Çayırcukurdan  Köyünden Hurşit ÇIKIT'ın dedelerinin hüsünlü mevkisine yerleştikleri, dedelli ormanından tepebaşı mevkisine kadar yerlerin kendisine ait olduğu, daha sonra Ağasardan Şeyhoğlarından (Gülşen) Topal Ali' nin köye yerleştiği  Hurşit ÇIKIT'ın koruma görevini yaptığını bilinmektedir. 

İlk Devge Muhtarlığı, Göreleye yapılan ilk beton köprüden başlayarak Çanakcı Deresi eski ismi (Elevü deresi, elevü ismi aleviden gelmektedir.)boyunca şimdiki İnanca sınırına kadar olan yer eski adı (Dedelli)' ye kadar altı kilometre güneye doğru uzamaktadır.   Cumhuriyetin ilk yıllarında Devge’nin kuzey kısmı devgeden ayrılarak Tepebaşı Mahallesi olarak Görele merkeze bağlanmıştır.   1950'li yıllarda Devgenin  elevü deresinin doğu kısmındaki haneler (Kayaköprü) mevkii  buranın bir kısmıda Terziali köyüne bağlı idi bir kısmıda daylıya bağlı idi, tamamı daylı köyüne bağlı olan Kemikli ve Kayaköprü birleşerek sağlam köyünü oluşturdular. Sağlam ismini o devrin politikacısı ve Görele Belediye Reisi Mustafa SAĞLAM' ın soy isminden alınmıştır. 1960 inkilabından sonra sağlam ismi kaldırılarak Hürriyet Mahallesi olmuştur. Bazı siyasi nedenlerle 1962 yılında halkın oyu alınarak Hürriyet ve Devge, Görele merkeze bağlı birer mahalle olmuştur. 1965 yıllarında Türkiye genelinde manasız isimler değiştirilirken, Devge Mahallesi de Ünlüce Mahallesi ismini aldı. 

Ünlücenin pek çok yerinde kayalara oyulmuş şarab mahsenleri mevcuttu, bilakis 1950'li yıllardan itibaren  bu kayalar ev inşaatında kullanmak üzere parçalanıp tahrip edilmiştir. Şu anda  tek tarihi kalıntı haliloğlu kıranı tepesindeki sofrakaledir. Ünlüceye ilk elektirik 1974 yılında gelmiştir. 
 
Köyümüzün ekonomisi fındığa dayalıdır. Sebze, meyve ekimi ve hayvancılık mahalle halkının kendisine yetecek kadar yapılmaktaydı, şuan ki durumda hemen hemen yok denilecek kadar azalmıştır. Her köyde olduğu gibi Ünlüce Mahalllesinden de halkımızın çoğu gurbete göç etmek zorunda kalmıştır. Zamanla yaşlı ve emekli köylülerimizin memlekete geri döndükleri de görülmektedir. 
 
Köyümüzün Gazileri ve Şehitleri
Kore savaşında

Hasanoğlu Ali Usta (Şehit)

Osman Gülşen  (Gazi)
Mehmet Uluköy (Gazi)
Haşim Kirman  (Gazi)

İstiklal Savaşı gazisi Tok İbrahim Çavuş
Yakup Gülşen(Şeyhoğlu)1.dünya Şehit

 

 

Ünlüce Mahallesinde 3 cami 3 imam evi bir dernek bir misafir evi muhtelif yerlerde mezarlık ve çeşmeler bulunmaktadır.
köyümüzde birde okul yakın tarihe kadar hizmet vermekteydi, maalesef sekiz senelik eğitim yılına geçildiği yıldan itibaren okulumuz kapatılmıştır. Bu okul Görele köylerine kurulan ilklerden dir. Okulun ilk açılış tarihi 1945 senesinde 85 öğrenci ve bir öğretmenle 1. 2. ve 3. sınıf Selahattin ÇETİN eğitiminde derslere başlamıştır.

KÖYÜMÜZE HİZMET VERMİŞ MUHTARLAR

Devge Köyü İken Hizmet Vermiş Muhtarlar;
Hüseyin  KÜLAH
Mehmet KÖKBOYUN
Ömer ÖNER   
Mehmet ÇIKIT    
Sadık ÖNER
Halıl İbrahim NAZLI   
Mustafa DOBU
Tahsin ÖNER

Ünlüce Mahallesi olduktan sonra


Fevzi KÜLAH       
Mehmet GÜLŞEN   
Bayram ÖNER
Şükrü USTA
Coşkun AHMETOĞLU 
Köyümüzde son yapılan seçimlerde  Hakan ÇIKIT tekrar seçilmiş ve görevine devam etmektedir.

 

Köyümüzde evliyaların da bulunduğu herkes tarafında konuşulup hatta ziyaret edildikleri bilinmektedir. Biri ağnak tepesinde, digeri hüsünlü mevkii firidun hasanın evinin yakınlarında, diğeride evliya burnu olarak anılan mevkidedir.

Alınan Kaynak
Kemal Gülşen
Yakup Gülşen
Ali Bilir;Geçmişten günümüze Görele Kitap 
Hurşit Çıkıt
Köyümüzle ilgili olarak bu bilgilere katkılarınızı unlucedevge@hotmail.com adresine bekliyorum.

 




0 Yorum - Yorum Yaz
1. Ünlüce Pikniği

facebook

Hava Durumu
Anlık
Yarın
13° 17° 8°
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret125698